Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2011

Yarışma: Türkiye Sonrası

Geçen haftasonu Istanbul Park'a gittik, bir güzel yandık, sıralama turlarını ve yarışı izledik, start finiş düzlüğünde koşturup podyum seremonisini izledik. Kısacası muhtemelen Türkiye GP'sinin son kez yapılışında oldukça güzel vakit geçirdik.

Bizim kadar iyi vakit geçiren bir de Vettel vardı. Pol pozisyonlara koyduğu ambargoyu devam ettirdi ve Çin'de elde edemediği galibiyeti unutturdu. Bazılarımızı yatırdı, bazılarımızı çıkardı kendisi aynı zamanda. Bu arada kimse Mclaren'lerin bu kadar formsuz olacağını beklemiyordu heralde. Türkiye GP'sinin ardından durumumuz aşağıdaki gibi:

Keyser Soze: 14+7 = 21
Sukullacı: 13+6 = 19
Nazl_: 13+3 = 16
Sinan Kolat: 11+3 = 14
Cihan: 8+6 = 14
Çekirdekçi Tayfa: 9+4 = 13

Keyser Soze ile Sukullacı nispeten arayı açarlarken orta sıralarda ciddi bir çekişme var. Nazl_'yı orta grubun hemen üstündeki Renault gibi görürsek Cihan ile ben sanki Sauber ile Toro Rosso gibiyiz. Bir tek puan geriden gelen ÇT ise Force India belki de.

Bir kaç haftadır tahmin yapmayan arkadaşlarımız da var, mesela geçen senenin gediklilerinden Obiyah. Umarım ki Barselona yarışına bir upgrade paketi getirir ve tekrar yarışa girer, henüz kaybedilmiş bir şey yok. Hemen hatırlatalım bu arada, Barselona yarışı 22 Mayıs pazar günü.

12 Mayıs 2011

Selahattin'in Türkiye'si

Bu yazının sebebi bir başka yazı. Selahattin Duman, 9 Mayıs'ta Vatan Gazetesi'ndeki köşesinde F1 Türkiye GP'si hakkında önemli gözlemlerde bulunmuş, buradan okuyabilirsiniz. Hatta kesin okuyun, enteresan bir yazı. Aşağıda okuyacağınız yazı, Duman'ın hiciv yapmadığını ve ters manyer vermediğini düşünerek yazılmıştır. Eğer öyle yaptıysa affola, büyüksün Selahattin Duman!

---------------------------------

Yıl 2015. Ülkemize dış güçlerin kazıklama içgüdüsüyle gelen Formula 1'i, "Istanbul ahalisi"nin tek yumruk olup denize dökmesinin dördüncü yıldönümü. Zengin piçi Formula bebelerinin, bir de onlara özenen, zaten hayatını orta sınıf anne babasını sömürerek geçiren çapulsuzların dışında kimse, bu salak oyuna gelmedi. Böylece başında hipofiz cücesi Bernie Ecclestone'ın olduğu dış mihraklar, arkalarına bile bakmadan gittiler. Oh!

Türkiye'deki son GP'nin koşulduğu günlerde Birleşmiş Milletler on yıllık "Yollarda Güvenlik" promosyonuna başlamıştı. Biz de o salak araba merdanesine vereceğimiz yıllık 26 milyon doları, bu güzel amaç uğruna harcıyoruz. Emniyet şeritlerimizi genişlettik, asfaltlarını düzelttik. Havalı korna, emniyet kemeri başı ve kırmızı-mavi çakar fiyatlarını indirdik. Otomobil modifiye parçalarına uygulanan gümrüğü sıfıra indirdik. Harbi delikanlılarımız rahat rahat yarışsınlar, başka araçlar onları rahatsız etmesin diye orta yerinde iki köprü olan o canım otobanları günün belirli saatlerinde trafiğe kapatıyoruz. Böylece kazananı herkesin anladığı yarışlar yapılıyor.

Ayrıca zengin piçleri ve onlara özenen orta sınıf bebelerinin ecnebi özentisi hayat tarzlarının da önüne geçmek için önlemler aldık. Artık camına siyah film kaplatmayan, belli bir sesin altında çıp tak müzik dinlemeyen, düzgün fren yapan ve kalkışlarda yavaş kalanlara da trafik cezası var. EDS'lerle kırmızı ışığın son 2 saniyesinde hala yerinde duranlara fotoğraflı delilleri yollanıyor, 3 kere tekrarlarlarsa ehliyetlerine el koyuluyor. En müjdeli haber ise Türk otomotiv sektörünün önünü kesenlere inat (Ferrari gibi firmalar filan), Serçe ve kuş serisi otomobillerimizin seri üretimine yeniden başladık. Özlediğimiz eski özelliklerinin yanında opsiyonel olarak gerçekten işe yarayan (ama merkezi olmayan) kilit, cam silebilen silecekler, kurukafa şeklinde vites topuzu, aracın rengine uygun "maşallah" ve "babam sağolsun ama alın teri" yazıları, Cadillac amblemleri ve değişen renklerde far da sunuluyor.

Bir yandan da ülkemizin ahlak seviyesi de regüle ediliyor artık. Seksüel prodüktör camiası, uzun süren sessizliğini Selahattin Duman'ın tokat gibi yazısı sayesinde sona erdirdi ve 2011'den beri kullanılmayan Istanbul Park pistinde dernekleşerek isteyen gençlere kurs vermeye başladılar. Onların müzikleri daha bir farklı yalnız, "o tip" müzikleri ancak sertifikalı seksüel prodüktörler çalabiliyor. Böylece porno websiteleri, otobüslerde elele tutuşmalar gibi tarihinde hiç görmediği ahlaksızlıkları uzun uğraşlar sonucunda elimine etmiş ülkemizde cinsel aktiviteler de doğru ve işin ehli ellerden yayılıyor.

Bir de size, şahane ülkemize tehdit oluşturanların başına gelenleri anlatayım, ibret-i alem olsun. Etiler-Ulus hattında gezinen zengin piçleri var ya, hani şu müziği sadece şan olsun diye dinleyen bebeler, Serçeli cengaverlerimizi üstlerine saldık ve teker teker telef ettik. Yeditepe Üniversitesi'ni kapattık. Formula (ama Formula 1 diil, sadece Formula) günlerinde de gittikçe azaltılan içki tüketimini, toptan yasakladık. Yerine üzüm suyu, şalgamı pohpohluyoruz. Paranın kime gideceğine de karar verdiğimizden artık ne o zengin piçleri ne de babaları olacak denyolar zengin. Onlara özenen orta sınıf zavallılar, ailelerinin sırtlarından geçinmesinler diye master yapmayı yasakladık. En fazla üniversite, o da belki. Memur çocuklarını, onlara özel bir yasa ile taksicilik ve minibüsçülüğe özendiriyoruz. Bu sınıfa girenlere taksi plakası ve minibüs hattı bedava. Onları araçlarının arkasındaki TKMF (Türkiye Kapışma ve Makas Federasyonu'nun kısaltılmışı) ibarelerinden anlayabilirsiniz, onlara lisansı TKMF çıkarıyor çünkü.

Yeri geldiğinde göz zevkimizi, yeri geldiğinde sinirimizi bozan otistikleri, dış güçlerin Türklüğü bozmak için aramıza attıkları bozuk tohumlar olduğunu bilimsel olarak kanıtladıktan sonra, koyduk çuvala salladık salladık vurduk duvara. Hipofiz cücelerine de, Selahattin Duman'a Bernie Ecclestone'ı hatırlattığı için, evden çıkma yasağı getirdik. Yurtdışından saçma sapan gruplar bıkbık ettiler, faşitmişiz, insan değilmişiz diye ama neyse ki irademiz güçlüdür bizim. Yılmadık ve Türkiye'yi 2023 hedefine doğru emin adımlarla götürüyoruz.

Kısacası siz siz olun, Selahattin Duman gibi saf süzme insanların peşinden ayrılmayın. Onlar ülkemizin doğru yöne gitmesi, gelişmesi ve büyümesi için el üstünde tutmamız gereken fikir prodüktörleri. O yoldan ayrılanların başına ne geldiğini de okudunuz. Aman ha, iyi çocuklara benziyorsunuz, üzmeyin anne babalarınızı...

09 Mayıs 2011

Istanbul Park'tan Izlenimler ve DRS


Bir daha Türkiye GP'si yapılacak mı yapılmayacak mı sorusu hala havada asılı dursa da biz kendi görevimizi yerine getirip paraları bayıldık, yarışı yerinden izledik. 1. virajdaki silver tribün, daha önce gittiğimde de bilet aldığım yerdi ve hiç bir zaman hayal kırıklığına uğramadım. Bir daha olursa arka düzlüğün oradaki tribünü de deneyebilirim ama.

Yarıştan önce ana tribünün arkasındaki takımların ürünlerinin satıldığı yerlere gittik. Ferrari, Mclaren gibi takımların yanında bu senenin en çok satanı muhtemelen Red Bull'du. Benim gibi Sauber ürünleri arayanlar ise hemen hemen bir hiç ile karşılaştılar. Sadece 2 tane şapka bulabildim, bir şapkaya 80 TL bayılmak gibi bir niyetim olmadığından onları da bıraktım. Tek aldığım şey kırmızı pit kulaklarıydı. Hiç fena değiller herkese tavsiye edebilirim. Tshirtler 75 ile 150 TL, bir bira 15 TL bu arada.

Yine bir çok yabancı vardı yarışta, hatta yine Türk'ten çok yabancı vardı da diyebiliriz. Rus, Bulgar, Yunan, Gürcü, Ingiliz ve Ispanyollar ilk göze çarpanlardı. Özellikle Ingilizler, yanlarına 3-5 yaşındaki çocuklarını alarak, onlara ufak yarış tulumları giydirerek gelmişlerdi. Biri motorsporları kültürü mü dedi? Muhtemelen bizden daha çok yabancılar üzülüyordur Istanbul Park'ın takvimden çıkmasına.

Yarış bitip arabaya bindikten 20 dakika sonra otobana çıkmış olarak ufak çapta bir rekor da bizim kırdığımızı düşünüyorum, Vettel-Kobayashi-Buemi'nin yanında haftasonunun iyi sürüşleri listesine geçebiliriz.

Ve yarış... Pistteyken yarışın kendisi izlemek her zaman biraz daha zordur, her ne kadar önümüzde devasa ekranlar olsa da. Bu seneki yarışların da gittikçe karışıklaştığını, hatta Türkiye GP'sinde bu karışıklığın had safhaya çıktığını da işin içine katarsak, 3. pitstoplardan sonra kimin nerede olduğunu anlamak ciddi sıkıntıydı. Vettel'in rahat olduğunu, Webber ile Alonso'nun, Mclaren'in ve Renault'ların kendi aralarında kapıştığını anladık ama Schumacher-Massa-Kobayashi-Buemi'nin nerelerde olduğunu çıkaramadık mesela. Bunun sebeplerinden biri değişik stratejiler belirlettiren Pirelli lastikleriydi belki ama önemli bir kısmı da DRS yüzündendi. Bir süre önce yazdığım gibi, DRS kullanıldığında öndeki sürücü fazlasıyla koyun oluyor ve geçilip geçilmeyeceği değil, ne kadar süre dayanabileceği tartışılıyor. Senna-vari güzel defansif hamleler yerine Prost-vari yarış okumalar ve akıllı davranmalar geçer akçe durumunda. Mühendislik mantıklarından biri, bir şeyin sonucunu görmek için onu alıp en uç seviyesine getirmektir. Bence Türkiye GP'si, DRS için uç örnek oldu. Bir süredir okuduğum yorumlara bakılırsa pilotlardan izleyicilere herkes, bu sefer de işin topuzunun öbür tarafa kaydığını düşünüyor.

Bana kalırsa, daha önce biraz bahsettiğim türden bir değişiklik, DRS'in çok efektif ve keyif verici olmasını sağlayabilir. Özetle tekrarlayayım: Bir F1 aracı, ilerlerken arkasında bir temiz hava koridoru bırakır. Bu sırada öndeki araca yaklaşmak daha kolaydır. Bu kısa koridordan sonrası ise karışık bir hava akımı olduğu için araçların birbirini takip etmesi daha zorlaşıyor. Daha önce de pilotlar, bu temiz hava koridorlarına girip geçiş yapıyorlardı. Pistten piste, araçtan araca değişmekle beraber bu hava koridorunun, 0.25 saniyelik mesafe olduğunu düşünelim. Kişisel düşüncem, pistin DRS bölgesi için iki araç arasındaki fark ölçüldüğü çizgide, o iki araç arasındaki fark eğer 0.25 saniye veya daha az ise DRS çalışmasın ve geçişin, doğal yollardan yapılması sağlansın. Yani örnek olarak DRS, iki aracın arasındaki fark 0.25 ile 1.25 saniye iken çalışabilsin; daha çok veya daha az iken çalışmasın. Bu, arkada araçların öndeki aracın hava koridoruna kadar girmesini sağlar ama öndekinin avlanmasını da biraz zorlaştırır. Takip etmesi kolay olmayabilir ama şu anda da yarışların kolay takip edildiğini söyleyemeyiz.

Bunun dışında Ferrari'nin kaydettiği aşama dikkate değerdi. Alonso, yarıştan önce, bu yarış için getirdikleri geliştirmelerin çok önemli olmadığını söylemişti ama ya elini göstermedi ya da kendisi de böyle bir şey beklemiyordu. Yine de Vettel, çok rahat bir galibiyet aldı. Bu seneki şampiyona, bu gidişle 2010'dan çok 2009'a benzeyecek gibi. Webber'in de pek formda olmadığını söyleyebiliriz, geçen seneki gibi takım arkadaşını zorlayamıyor. Bunun dışında günün en güzel sürüşleri sondan başlayıp puan alan Kobayashi ve 16. başlayıp 9. olan Buemi'ye gitti diyebiliriz. Mansiyon ödülüne de gittikçe gelişen Petrov'u aday gösterebiliriz bence.

Kaybedenlerin başında Mclaren'ler geliyordu. Hamilton, agresif sürüşü ve standart stratejisi sayesinde uzak ara dördüncü olabildi, Button ise kötü strateji kurbanı olarak ancak altıncı. Şimdiden söyleyeyim, Mclaren'ler bizim yarışmada baya birilerini yatırdı. Bunun dışında Massa ve Schumacher, adlarını Williams'ın yanına yazdırdılar. Williams içinse diyecek bir şey yok heralde. Sadece üzücü.

Böylece Istanbul Park'ın 7 yıllık kontratı da dolmuş oldu. Bundan sonra yarışların olup olmayacağını bilmiyoruz, umarım ki olur. Serhan Acar, olumlu gelişmeler olduğunu ama hiçbirşey netleşmediğini söyledi. Pistimiz güzel, Türk olmasa da yabancıların bolca geldiği bir yer. Ayrıca evden çıkıp F1 yarışına gitmek ve akşam eve dönmenin keyfi de paha biçilmez. WRC gibi elimizden kaçmasın bu yarış da. Umarım.

03 Mayıs 2011

Yarışma: Türkiye GP

Kural değişiklikleri ile beraber yepyeni bir Formula 1 döneminin başlangıcında ama kendi tarihinin sonunda bir Türkiye GP'si bekliyor bizi bu haftasonu. Çok kere yazdım, beraber konuştuk, tartıştık ama sonuç değişmedi. Kuvvetle muhtemel 2012'de takvimin sevilen pistlerinden Türkiye GP'si olmayacak. Tekrar tekrar yazmak istemiyorum, bir motorsporları kültürü yaratamadık, pazarlamasını beceremedik, kimse üstüne düşeni yapmadı ve kaçınılmaz son geldi.

Biz işimize dönelim, sonuçta elimizde bir yarışma var. Ünlü 8. virajımızın sağ taraftaki (özellikle de ön sağ) lastiklere bindireceği yükten dolayı takımların yaratıcı taktiklerle yarışması bekleniyor. Yol tutuşun az olduğu pistimizde lastiklerini koruyabilenler avantajlı olacaktır (gözler burada Sauber ve Ferrari'ye dönebilir). Ama önemli olanın doğru taktiği uygulamak olacağı kesin. Bir yandan da yağmur riski var ilk defa. Devlet Meteoroloji Işleri'nin sayfasında bir F1 hava tahmini bölümü var, henüz sadece salı çarşamba perşembe gözükse de yarış yaklaştıkça alakalı günleri de görücez heralde. Bu sayfa bile tek başına F1'i ne kadar hakkettiğimizi sembolize ediyor diyebiliriz.

Ve Türkiye GP'si sorusu: Yarışa gidiyor musunuz? Gidiyorsanız veya gittiyseniz burada anılarınızı anlatmak ister misiniz?

Gelelim tahminlere:

Pol pozisyonu: Vettel
Galibiyet: Hamilton
Podyum: Hamilton Vettel Button
EHT: Massa

22 Nisan 2011

Rahatladık Toptan!

Ortada paylaşılacak bir pasta olduğu an, hem karnı doymaz birer aç kurt hem de mağduru oynayan birer oyuncuya dönüşmemiz kimseyi şaşırtmıyor artık. Türkiye GP'si de farklı olmadı; KKTC oynumuzla, pistin Bernie'ye devriyle, en son olarak CVC'ye ödenmesi gereken miktarı ödememeye karar vererek. Neyse ki 2011'den sonra yarışımız yok, pasta gidiyor. Herkes rahatlamış gibi. Gerçek F1severler hariç...

Hermann Tilke'nin tasarladığı en güzel pist olan, 8. virajıyla F1 literatürüne geçen güzel pistimiz hakkında eleştirilecek çok şeyimiz var. Bol bol da yazmıştım bu blogda. Halk olarak motorsporları kültürümüz yok, oluşturulması için ne kadar emek verildiği soru işareti... Bu işin nasıl yapılması gerektiğini Rusya ve Hindistan örneklerine bakarak anlayabiliriz galiba. Anlaşılan bunları uzun uzun yazmak zaruri artık.

Kendi adıma, üçüncü kere biletimi alıp yarışı izlemeye gittiğimden içim rahat. Joe Saward'ın yazısına bakınca F1 çevresinin de pek üzüldüğü söylenemez. Iyi ki gidiyoruz diyorlar, 8. viraj kaybolacak diyenlere de Joe'nun cevabı hazır: "merak etmeyin aynısını Austin'de yapıyorlar". Işte Türkiye'nin F1'deki yeri...

Kısa bile olsa bizi mutlu eden F1 maceramızda emeği geçen herkese teşekkürler...

16 Ocak 2011

Cash is King! (Sponsorluk Denemesi)

Bu aralar taktığım bir konu paranın F1'deki etkisi. Yalan Rüzgarı dedik, Petrov dedik, Maldonado dedik, Karthikeyan dedik. Yani en üst takımlar hariç, 26 koltuğun çoğu satılık durumda. Üzücü bir durum ama takımların, bu sıkıntılı ekonomik durumlarda sponsor parasına sarılması zaruri.

Bir süre önce twitter'da, THY niye Formula 1'e sponsor olmuyor diye bir muhabbet dönmüştü. Gerçekten de uçan kuşa sponsor olan havayolumuz, ülkemizde can çekişen F1 yarışına sponsor olsa, eminim takvimde kalmamıza dair ümitlerimize çok büyük etkisi olur. Benim duyduğum kadarıyla THY'nin bu tip bir sponsorluktan çekinmesinin sebebi, kazalarla ilişkilendirilmek.

Peki dünyada durum nasıl? Şu anda Qantas Avustralya'ya, Etihad Abu Dhabi'ye, Gulf Air de Bahreyn'e sponsorluk yapıyor. Virgin markasında bir kaç havayolu bulunduğunu, Lotus'un patron Tony Fernandes'in AirAsia'nın sahibi olduğunu da unutmayalım. Yani dünya çapındaki havayollarında genelde böyle bir durum yok.

THY'nin uzun vadeli planlarında dünyada önemli bir aktör olma, filo büyütme ve bunun promosyonunu da spor üstünden yapmak varken daha ne kadar uygun olabilir Türkiye GP'sine sponsor olmak diye düşünüyor insan. Isim sponsorluğu için istenebilecek bedel konusunda bir fikrim yok ama 1) Manchester United veya Barcelona'ya sponsor olmaktan çok pahalı olmasa gerek, 2) bütün sene markanın, devamlı anılacak olması muhtemelen o bedele değer. Türkiye GP'si ile yapılacak bir senelik deneme anlaşması eminim iki taraf için de bu işin olurunu ortaya koyacaktır.

Bir beyin fırtınası yapalım. 2010'da Türkiye GP'sinin adı 2010 Formula 1 Turkish Airlines Turkish Grand Prix olsaydı... Sezonunun en önemli dönüm noktalarından biri olan Webber-Vettel çarpışmasının ardından aylarca, hatta sezon bittikten sonra sezon özetleriyle tekrar tekrar THY adı bütün dünyaya yayılacaktı.

Başka bir fikir: Bir pistin, geçmiş/kültür yaratabilmesinin en önemli noktalarından biri virajları. Ve bizde öyle bir viraj var ki, bu kadar kısa zamanda tarihin en iyi virajları arasında yerini almış durumda. Bütün pilotlar, yazarlar, takım patronları buradan bahsediyor. Yeni yapılacak pistler, kendilerine bunun kopyasını yapıyor. Ama biz bunu bir kültüre, bir yaşanmışlığa döndüremiyoruz. Nasıl döndürebiliriz? Oraya bir ad vererek. Hermann Tilke pistlerinin en önemli dezavantajlarından biri suni olmaları, 1. viraj, 2. viraj vs... Oraya mesela F1 lastiklerini Türkiye'de üreten Pirelli, ismini verse. Pirelli virajı. Veya aynı şekilde THY virajı, son yasakların üstüne Efes Virajı mesela. Veya bir sigorta şirketi, oraya ismini verdikten sonra reklamında orada yoldan çıkan araçların görüntüleriyle sükse yapmaz mı? Yarışa adını vermek gibi pahalı bir şey olacağını da zannetmiyorum. Aynı şekilde arka düzlüğümüzün ortasındaki kırılma bölümüne veya sondaki 3 yavaş viraja ad verilse yarışımızın havası ne kadar değişir bir anda. Buradan gelecek paralarla biletler de daha ucuz olabilir. Daha ucuz bilet, daha fazla insan. Işte Bernie Ecclestone'ın ülkemiz hakkında dediği motorsporları altyapısı yok eleştirisinin asıl karşılığı bunlardır bence.

Bir fikir de uluslararası şirketler ve FIA için. Herşey takım, yarış, pilot bazlı düşünülüyor, bunların marketing değeri üzerinden hesaplanıyor. Ama Formula 1'in de kendi değeri var açıkçası. Bu da bir sponsor çekebilir açıkçası. Mesela şu anda spordaki en büyük sponsorlardan olan Santander, Formula 1'e sponsor olabilir; Santander Formula 1 Championship. Veya pilotlar şampiyonasına bir, markalar şampiyonasına başka bir sponsor bulunabilir ama bu biraz kafa karıştırabilir. Ilk bakışta garipsenebilecek bile olsa, bakarsanız çok uzak değiliz buna. Sonuçta DHL Fastest Lap yarışması yapılmıyor muydu? Bunu, FIA'nın herkes için aldığı bir havuz sponsor olarak algılarsak, yani buradan gelecek gelirin takımlara dağıtıldığı ve takımlara ekstra gelir sağlandığı bir ortamda daha eşit bir rekabet ve takımların sponsorlara karşı ellerinin daha sağlam olduğu bir ortam oluşmaz mı?

Paranın, sporun ruhuna zarar verdiği tartışmalarının ortasında belki çok kapitalist bir yazı gibi durdu ama sponsor gelirlerinin, diğer bütün sporlar gibi Formula 1 için de çok önemli olduğu bir ortamda, bu parayı nasıl daha iyi kullanırız ve sporun gelişimine katkı sağlarız diye düşünmek, para sporun ruhunu öldürüyor demekten daha yararlı.

11 Kasım 2010

Ruslar Sıcak Denizlerde

Rusların Formula 1'de yaptıkları hamlelerin, müfredata sokulup Türk yetkilileri ve halkına okutulması lazım.

Bugünkü açıklama ile Virgin'in çoğunluk hissesini Rus otomobil üreticisi Marussia aldı. Geçen sene de Virgin araçlarının ön kanatlarında isimleri olan Ruslar, seneye takımı yönetiyor olacaklar. Böylece yakın bir gelecekte Petrov'un dışında Aleshin ve Lukashevich de bir yarış koltuğu bulabilecekler kendilerine.

Virgin, bütün sezon Bernie tarafından topa tutuldu. Kısa dev, Richard Branson'ın bu işe para koymamasından yakındı durdu. Ki aslında haklıydı, sonuçta Virgin'in en büyük eksiği finansal destek oldu bütün sezon. Araçlarını pür CFD ile dizayn etmek çok cesurdu ama yeteri kadar para koyamadıkları için gerisini getiremediler. Marussia'nın ortaya ciddi para koyduğunun açıklanmasından sonra Virgin'in ilk yaptığı açıklama ne oldu? Takım, CFD kapasitesini ciddi şekilde arttırıp bu konuda F1'in lideri olacağını açıkladı. Çünkü artık bunun giderini karşılayabilecek. Orta-uzun vadede bu yaklaşımın, F1'in geleceği olduğunu düşünsem de Virgin'in bunu kanıtlamak için başarısız bir kaç seneyi göğüslemesi gerektiğini söylüyordum, Marussia'nın yardımıyla bunu da yapabilecekler artık. Bu kamptan sürprizler çıkabilir diyorum ben.

Haftasonu TRT'de, Türkiye GP'si hakkında konuşurken Bernie'nin dediklerine değinmiştim. Adam, sizin grassroots programınız yok demişti, "adam haklı beyler". Ne sponsorumuz, ne takımımız, ne pilotumuz ne de motorsporları kültürümüz var. Ruslar ise gümbür gümbür altyapıdan geliyorlar. Midland F1'i hatırlayan var mı? Ilk Rus takımı onlardı, belki bir şey yapamadılar ama niyetlendiler. Sonrasında Vitaly Petrov. Kanında bir Japonluk olduğundan şüphelendiğim Kamikaziov, buzdağının görünen tarafı aslında. Bu aralar adlarından sıkça bahsettiren iki pilotları daha var vodkacıların; Aleshin ile Lukashevich. Putin'in, Rusların yıllardır süregelen F1 pisti isteği konusundaki iradesine ne demeli peki? Renault ile test sürüşü yapacak kadar niyetini belli ediyor Rus başkanı.

Japonya'nın gittikçe F1 haritasından silindiği bu yıllarda onların yerini Hindistan ve Rusya dolduruyor. Ikisinin de hem pistleri, hem pilotları hem de takımları var. Iki ülke de Formula 1 takviminde kalıcı olmanın, motorsporları kültürünü alttan yaratmanın önemini biliyor ve bunu sonuna kadar kullanıyor. Biz ise Bernie'ye yalvaralım daha.

19 Ekim 2010

Bernie'den Türkiye Hakkında

Bernie Ecclestone, Formula 1'deki en önemli adam diyebiliriz. FIA Başkanı Jean Todt'tan bile daha önemli hatta. Ve Brabham patronluğundan girdiği Formula 1'de çok önemli değişiklikler yarattığını, iyisiyle kötüsüyle sporu bugünlere getiren kişi olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Bu bodur devin 80. yaşgünü nedeniyle hem F1.com'da hem de The Guardian iki farklı röportajı yayınlandı.

F1.com'daki röportajında, herşeyin şansla alakalı olduğunu, eline şans geçen insanın cesareti de varsa bunu değerlendirdiğini anlatıyor Bernie. Yani aslında hiç bişi demiyor. Tek dişe dokunur dediği şey, takımlara, 2013'te yürürlüğe girecek yeni Concorde Anlaşması öncesi gözdağı vermek. Evet önemli bir konu ama, biraz daha bekleyebiliriz onun için.

The Guardian'daki röportajı çok daha doyurucu ve enteresan buldum açıkçası. Iki röportajda da dediği "ölene kadar emekli olmayacağım" nidalarının dışında, Max Mosley, boşanması, yöneticilik yöntemleri, Spa ve özellikle de bizim yarışımızla ilgili bilgiler veriyor. Belçika'nın efsanevi Spa-Francorchamps pistinin, eğer devlet tarafından yardım edilmezse parasını ödeyemeceği ve takvimden çıkarılabileceğini rahatlıkla söylüyor. Bilindiği gibi Belçika GP, finansal zorluklar yaşıyor ve takvimden çıkmakla bir kaç kere tehdit edildi bile.

Röportajın başka bir bölümünde, Hermann Tilke dizaynı pistlerin, birbirlerinin kopyası olduğu iddiasına, "süper güvenli pistler inşaa etmeye çalışıyoruz, her zaman da inişli çıkışlı olmuyor bunlar. Olsa güzel olur, mesela Istanbul Park, inişli çıkışlı ve şu andaki en muhteşem pist o". Burada Bernie Ecclestone'ın pistin sahibi (böyle diyebiliriz heralde) olmasının katkısı ne kadar, bilemiyoruz tabi. Bir başka bizimle ilgili nokta da, Rusya ve Austin GP'leri ile beraber takvimin fazla uzun olup olmayacağı sorusuna Bernie'nin verdiği cevap: "20 yarışta durmanın yollarını buluruz gibi geliyor. Belki birileri ara vermek ister, mesela Türkiye. Muhteşem bir pist yarattılar ve belki şu an takvimdeki en iyisi bile olabilir ama halk pek heyecan duymuyor. Neden bilmiyorum".

Bilmediğimiz bir şey değil maalesef, bu sene her ne kadar seyirci ortalamaları yükselmiş olsa da, 2011'de son kurşunumuzu sıkıyor olacağız. Bir kaç gün önce Rusya GP'si hakkındaki yazıda, tam da bu konulardan bahsetmiş, hangi pistlerin gidici olabileceği üstüne kafa yormuştum. Belli ki Spa da, bahsetmediğimiz ama gidiciler listesinin üst taraflarında olabilecek bir pistmiş. Belki de Türkiye GP'sinin varlığına devam etmesi için şansı, böylece biraz daha artabilir.

Gönlüm hem Spa'nın hem de Türkiye'nin takvimde kalmasından yana ama bu çok zor gözüküyor.

15 Ekim 2010

2014 Sochi GP, Türkiye, Petrov ve Aleshin

Iki gündür Formula 1 dünyasında hiç durmadan bahsedilen haber, Bernie'nin yıllardır süren Rusya'da yarış isteğinin sonunda gerçekleşmesi oldu. Putin ile Sochi'de buluşan Bernie, 2014'ten itibaren bu Karadeniz kentinde yarışların yapılması için 5 yıllık anlaşma imzaladılar. 2014 Kış Olimpiyatları'nın da aynı şehirde yapılacağını hatırlatalım. Olimpiyatlar'a hazırlık yüzünden herhangi bir gecikme olursa pist, 2015 takvimiyle de hayatına başlayabilir.

Bu olaya en başta pist politikaları açısından bakalım. Bu sene Kore, seneye Hindistan, 2012'de de Austin pistlerinin ekleneceği kesinlik kazandı. 2013'te bir ihtimal Roma, 2014'te de Sochi. 5 senede 5 yeni pist. Şu anda takvimde 19 pist var. Seneye Hindistan da eklenince 20 olacak ve Bernie, takvimin daha uzatılmasının söz konusu olmadığını açık açık söyledi. Bu demektir ki şu an takvimde bulunan bazı pistler çıkarılacak. Maalesef gidici pistlerin başında bizim pistimiz var. Görünüşe göre 2010'da artan seyirci rakamları 2011'da da bu trendi devam ettirse bile, en fazla bir kaç sene içinde (ama kuvvetle muhtemelen seneye) Formula 1 takviminden çıkıyoruz. Bizimle birlikte diğer iki aday ise Valencia ve Sakhir.

Valencia, hiç bir zaman kimsenin favorisi olamadı, düzgün yarışlar izlettiremedi ve hali hazırda Ispanya'da bir yarış zaten var. Sakhir de aynı şekilde başarısız bir pist oldu ve özellikle yanındaki Abu Dhabi'nin Yas Marina'sına bakılınca fazlasıyla sönük. O yüzden muhtemelen F1 hayatına, kış testleri pisti olarak devam edecek Sakhir.

Eğer yukarıda bahsettiğim 5 pist de takvime eklenecekse ve halihazırda yarışılan 3 pistten biri takvimde kalacaksa, başka bir pistin çıkıyor olması gerek. Japonya'nın F1'de giderek azalan etkinliği ile beraber Suzuka/Fuji yarışı takvimden çıkabilir ama ciddi bir F1 kültürü olan ülkeyi kaybetmek, şahsi olarak beni çok üzer. Macaristan GP'si gitse sevinirim, ama yıllardır düşmeyen seyirci ortalamaları ile onları takvimden çıkarmak da zor olur. Başka bir aday da Malezya olabilir. Tilke'nin ilk pistlerinden Malezya'da seyirci sayıları gittikçe düşmekte. Ülke, yıllar içinde istediği düzenli ilgiyi yaratamadı. Malezya'nın avantajları ise Petronas gibi büyük bir sponsorları, Lotus gibi önemli bir ismi taşıyan takımları ve Fairuz gibi alttan gelen pilotlarının olması. Eğer Türkiye-Sakhir-Valencia'dan biri takvimde kalmaya devam edecekse, plase kaybedenlerim bunlar.

Bunun yanında Rusya'nın kendisine bakalım ve biraz da ders çıkaralım Türkiye olarak. Uzun vadeli planları ile Rus sporunun gittikçe ilerlediğini görmemek, körlüktür. Futbolda, çok para harcanıyor bile olsa, Rus ekipleri düzenli olarak yükseliyorlar. Hem yerli hem de ülkelerine gelen yabancı oyuncuları, Avrupa'ya pazarlayabiliyorlar artık. Bunun dışında Sochi'de kış olimpiyatlarını yapıyorlar. Şimdiden planlarını yapıp Formula 1 pistini de Olimpik Köyün içine koyuyorlar. Hatta üstteki resimde görebileceğiniz gibi bütün planlar çizilmiş. Bu tip bir plan program bizde imkansız, Türkiye olarak ev sahibi olma hakkını kazandığımız turnuvaların salonlarını bile son dakikada inşaa ediyoruz, ya da edemiyoruz. Ruslar, bir yandan F1 takviminde yer bulurken, bir yandan genç pilotlar çıkarıp bunları F1'e yollamanın yollarını arıyorlar. Ve sponsorları da, yarış koltuğu bulması gittikçe güçleşen F1 gridinde, onlara yardım ediyor. Midland F1'in de, ne kadar kısa süreli ve başarısız olsa da, ilk Rus F1 takımı olduğunu unutmayalım. Türkiye'de takvimden çıkarılmayı bekleyen Istanbul Park hariç bunların hangisi var?

Ve Renault... Raikkonen ile Reina çıkışında kolkola gazetecilere yakalansalar da sadece arkadaş olduklarını söylediler ve farklı taksilere binerek mekandan ayrıldılar. Raikkonen hakkında ayrıca bir yazı yazmak lazım ama bu olay, belki de Renault'nun işine geldi. Bir süredir ekonomik darboğazdan geçtiği, hatta Bob Bell gibi bir dehanın işine yüksek ücreti yüzünden son verdiği dedikoduları dolaşan Renault'nun, Petrov sayesinde artan Rus sponsorların tek ilgi odağı olacak olması, takımı orta vadede daha geniş kaynaklı ve müteakip olarak daha güçlü/hızlı kılabilir. Ayrıca Petrov, bütün bu fırsatları heba edercesine sürmüyor da. Takım arkadaşından en çok puan farkı yiyen pilot olsa da, tecrübe ile hızlanacak potansiyeli olduğunu gösteriyor aralarda.

Bir yandan da World Series by Renault'nun şampiyonu pilotu Mikhail Aleshin var. Renault için iki Rus pilot, getirebileceği sponsorlara rağmen, çok fazla. Hele de ellerinde, takımı etrafında kurabilecekleri bir Kubica (şimdilik) varken. Aslında Aleshin'in gitmesi gereken takım, bence, Williams. Hulkenberg'in beklenen performansı gösteremediği aşikar. Ama bir o kadar aşikar olan da Williams'ın ona, ve Barrichello'ya, potansiyellerini gösterebilecekleri araçlar da verememesi. Bunun sebebi de Frank'in cebinde veya takımın bütçesi olmayan para. Rubens'in F1 aşkı devam etse de, emekliliğinin çok da uzakta olmadığı belli iken Aleshin'i takıma katsalar, üstünde çok büyük baskı ve beklenti olmadan bu genç pilotu yarıştırıp, bir yandan sponsorlarından faydalansalar, orta vadede de bu gelir ile kazanabilecek bir araç yaratsalar, F1 gridindeki herkes sevinmez mi?


Not: Yazıyı yazdıktan bir kaç saat sonra James Allen'ın aynı şekilde pist politikaları konusuna eğildiğini ve maalesef Türkiye hakkında aynı eleştirileri yazdığını görüyorum. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

02 Eylül 2010

Hindistan, Austin (ve Ro...?)

Krizden fırsat yaratmak diye bir şey varsa, bunu en iyi becerenlerden biri Hermann Tilke'dir muhtemelen. Elindeki sponsorluk anlaşmaları bitince yeni sponsorluk bulmakta zorlanan, bilet satışları düşen F1'in yeni marketlere açılması gerektiğini, kurt Ecclestone başından beri biliyordu. Ve F1 sirkinin gideceği ülkelerde yeni pistler yapmak gerekiyor: Voila! "Hermann'cım, çıkar kalemi kağıdı, iş var!".

Son 10 yıldır F1'in bütün yeni pistlerini çizen Hermann, en son Kore ile işini bitirdi. Bu sezonun sonunda yarış yapılması umulan pistteki işler, biraz yavaş olsa da gidiyor. Ama kimse orada yarışabileceklerinden emin değil. Eğer bu seneki sözünü tutamazsa, Kore, 2011 takvimine de giremiyor olacak. Yukarıdaki resimlerde de gözüktüğü gibi binalar hazır sanki, ama söylentilere göre asfalt dökümü bitmemiş. Olmadı WRC parkuru olur, napalım. Eldeki malzemeyi doğru kullanmak lazım.

Şaka bir yana asıl konu, dizaynları yeni ortaya çıkan Hindistan ve Austin pistleri. Hindistan, son bir kaç yıldır F1'de yer sahibi olmaya çalışıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, F1 de Hindistan gibi dev bir pazarı kucaklamaya çalışıyor da diyebiliriz. Narain Karthikeyan gibi kötü bir başlangıç, sonradan Force India takımıyla doğru yöne gitmeye başladı neyse ki. Şimdi de Karun Chandok var(dı en azından). Yani meyve olgunlaşıyor. Seneye Hindistan pistinin de takvime dahil olacağı söylentileriyle, meyve dalından koparılmaya hazır olacaktır.

Tilke'nin dizayn şemalarına göre, Hindistan pistinin en ilginç özelliklerinden biri ciddi yokuşları olacak. Özellikle 2-3. virajlar arasındaki tırmanış, ve sonraki düzlükteki iniş, enteresan olmaya aday. Bir başka dikkatimi çeken öğe ise, bu pistte bir back-straight kavramının olmadığı. Yani start-finişin hemen paralelinde, nispeten turun başında bir düzlük var, ama sonrasında, F1 pistlerinin çoğunda bulunan arka düzlük yok. Ayrıca bu düzlük, ilk yarısında yokuş aşağı, sonra yokuş yukarı. Pistin devam eden bölümlerinde peşi sıra iki şikanı ile Spa Francorchamps pistinin eski Bus Stop'unu hatırlatan bir bölüm var. Hemen arkasında da Indy-vari, yatık bir 180 derecelik sağ viraj.

Austin ise takvime 2012'de girmesi düşünülen bir pist. Amerika'nın ilk amaca-özel F1 pistine dönüşecek planlar, geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. Yine Tilke'nin elinden çıkacak olan pistin özelliklerinin başında saat yönünün tersine dönecek olması var. Ayrıca ilk viraja giden bölümün ciddi bir yokuş yukarı olması, peşinden gelen 180 dereceye yakın sol virajı kör giriş-çıkış yapıyor. Eminim çok enteresan olacaktır. Ama Austin pistinin en en dikkat çekici özelliği ise, ilk virajdan sonrasının tamamen diğer pistlerden kopya olması. KPSS'de bile böylesine alenen yapılmamıştı bu iş. Ilk iki virajdan sonraki kısım, Silverstone'un başındaki Maggots-Becketts bölümünü, arka düzlükten sonraki bölüm Hockenheimring'in Stadyum bölümünü, hemen ondan sonrası ise bizim 8.virajımızı andırmıyor, aynen kopyalıyor. Tavo Hellmund, pisti dizayn ederken eski pistlerden ilham alıcaz dedikten sonra galiba ilham kelimesinin üstünü çizmiş ve direkt almış. Bununla ilgili bir başka nokta da, 8. virajımızın, F1 klasikleri arasındaki yerini ortaya koyması. Gurur verici (sanki ben dizayn etmişim gibi).

Yazılanlara göre Hindistan pistinin ortalama hızı 210 km. Austin'deki maksimum hız ise 320 km. Hindistan pistinin uzunluğu 5.1 km iken Austin 5.4. Ikisinde de ciddi iniş çıkışlar var ve ikisinin de uzun düzlüğü, ortasından kot farkları sayesinde kırılmış durumda diyebiliriz.

Bunlar olurken, bir haber de Roma'dan geldi. Bir süredir Roma'da yarış düzenleyeceğiz diye ses çıkaran Roma valisi Gianni Alemanno, bu sefer de pistin 2012 veya 2013 takvimine ekleneceğini açıkladı. Şehrin EUR bölgesinde olması planlanıyor ayrıca pistin (orası neresi hiç bir fikrim yok). Ama pist ile ilgili detaylı bilgileri F1 Fanatic'in sitesindeki bu eski haberden bulabilirsiniz. Planları biraz daha kesinleşsin, daha detaylı konuşuruz onlar hakkında.

Ve her pist yazısında olduğu gibi, insan sormadan edemiyor: Bakalım bizim kaderimiz ne olacak?

04 Haziran 2010

Türkiye GP'den Izlenimler

Tamam çok keyifli bir yarış geçirdik, üstünde konuştuk konuşucaz ama yarış, "bizim mahallede" olunca anlatacak farklı hikayelerimiz de oluyor tabi ki. Eninde sonunda gittik, yerinde yaşadık, televizyondakilerden daha fazlasını gördük.

- Bridgestone, cumartesi günü Paddock Pass verip kendi lounge'unda ağırladı bizi. En başta teşekkür edelim, çok keyifli saatlerdi.

- Paddock Club'ın yemekleri inanılmaz güzel. Bir tek mutfakları var, bütün lounge'lara aynı yerden yemek çıkıyor diye gördüm. Ama herşey sıcacık ve inanılmaz lezzetli. Formula 1 camiası gerçekten keyfine düşkün kısaca.

- Pazar günü Silver 1 tribününden duyduğumuz motor sesleri ile paddock'tan duyulan motor sesleri çok farklı. Paddock tarafındayken, kulakları yırtıyor o sesler.

- Lotus ile Virgin'in arasında, diğer takımlarınkinden daha farklı bir rekabet var. Herşeyde sidik yarıştırıyorlar, ama bu rekabeti de ti'ye alıyorlar bir yandan. En güzeli, cumartesi pit yolundan aşağıya, kızaklara oturttukları araçlarını itme yarışlarıydı. Geriden gelen Virgin kazandı bu enteresan çekişmeyi.

- Pit Babes galerini nasıl yapıyorlar diye baya düşündüm. Aralarında 20 kare seçmek anlamında yani. Ayrıca güzel bir bayan olmak kesinlikle normalde açılmayacak kapılar açtırıyor F1'de de. Mesela sıralama turlarından hemen önce Virgin garajında takılmak isteyince, "sen sen, gel" diyorlar.

- GP3 yarışlarında, hangi ülkenin motorsporları kültürü var, hangisinin yok çok net görüyorsunuz. Mesela Amerikalılar. Sporcularına sponsor oluyorlar, genç pilot yetiştirme programları yaratıyorlar, Amerikalı pilotların arabalarının üstü logo ile dolu. Arkasından Danimarkalı bir pilot geçiyor, üstü bomboş arabasıyla. Türk pilot, takım veya sponsor yok tabi ki.

- Seyirci sayısında ciddi bir artış vardı, hem cumartesi hem pazar. Ama dikkat çeken, bu artışın Türk seyircilerle olmaması. Özellikle Ruslar, Bulgarlar, Yunanlılar ve Ispanyollar, ciddi akın etmişti Istanbul Park'a. Rus'lardaki artışın en büyük sebebi ise Petrov doğal olarak. Driver's Parade sırasında yapılan röportajlar en çok alkışı Schumacher ve Petrov aldı.

- Türkiye'de tifosi kadar Mclaren hayranı da var. Hele de Ferrari'nin varlık gösteremediği ve Mclaren'in coştuğu bir yarışta bu daha açık gözüküyor.

- 40. turda Vettel ile Webber çarpıştıktan sonra, 41. turun hemen başında Webber önümüzden geçerken, arkamdaki Alman turist kalktı ve bağıra bağıra ana avrat sövmeye başladı. Vay anasına dedirtti hakkaten. Ayrıca Ispanyollar, en sempatik seyirci ödülünü, o sıcakta giydikleri matador kıyafetleri ile aldılar.

- Cumartesi Virgin garajını gezerken, bizi gezdiren arkadaşa sordum "sen iyi para kazanıyo musun yoksa F1'i sevdiğin için mi buradasın" diye. "Ben iyi kazanıyorum ama bende, F1'de az bulunan bir özellik var" dedi, "ben takıma sponsor buluyorum". Ben de sponsor bulsam ben de iyi kazanırdım heralde. Arkadaş 1988'de Williams'ta başlamış işe, o gün bugündür bu işi yapıyomuş.

- Pilotlar, gerçekten başka alemde. Pek sempatik değiller, kimse ile alakaları yok. Hatta paddock'ta olmamıza rağmen F1 dünyası, yine de uzak ve mesafeli idi. Bridgestone'un takımlardan sorumlu "abisi" Hamashima ve Paul di Resta, Bridgestone lounge'unu ziyaret ettiler. Bu sırada kendilerine soru sorabileceğiz diye sevinmiştim. Geldiler, basın toplantılarından sesini bildiğim kişi, onlara önceden hazırlanmış soruları sordu ve toptan gittiler. Yani biraz kendileri çaldı, kendileri oynadı.

- En güzel motorhome Mclaren'in, açık ara hem de.

- Ve trafik. Ne bitmez bir çile o öyle. Pistten 1.5 saate ayrılabildik. Yine de bakınca süper bir deneyimdi, ikinci kere gitmeme rağmen. Seneye de kesin gideceğim heralde. Inşallah yeni anlaşma da imzalanır da uzun yıllar F1'i Istanbul'da izleyebiliriz.

02 Haziran 2010

Türkiye GP Geniş Özeti


BBC'nin Türkiye GP geniş özetini izleyebilirsiniz. Yalnız 1 saate yakın onu da belirtmekte fayda var. Ne kadar iyi bir yayın olduğu ise su götürmez bir gerçek. Jake Humphrey, Eddie Jordan ve David Coulthard kadro ne de olsa! TRT de kötü değil ama yılların tecrübesi BBC kadar olamaz!

31 Mayıs 2010

Yarışma: Türkiye Sonrası

Daha uzun yıllar konuşulacak bir Türkiye GP'sinden sonra kendi aramızda yarışma durumuna da bakalım. Vettel'in, yapamadığı cesur hamle ile çoğumuzu ters köşeye yatırdığını görüyoruz. Pol'ü kapan Webber'in formu ve en hızlı turun Petrov'a gitmesi de beklenmedik oldu. Genelde herkesin, podyumdan bir tek kişi bilebildiği haftanın galibi, Webber'in polünü de tahmin eden Obiyah oldu. Geri kalanlarımız birer puan ile bu haftayı geçiştirmiş olduk.

Mali Selışık: 16+1=17
Sinan Kolat: 12+1=13
Sukullacı: 7+1=8
Obiyah: 3+3=6

Bu arada bir süredir tahmin yapmayan ve 1 puanda kalan Sportman, Yağmur-Mehmet ve TG'yi şimdilik listeden siliyorum ama tahmin yapmaya devam ederlerse seve seve yazarız kendilerini de.

Bir Düzlük, Bir Viraj: Red Bull'un Geleceği

Bu tip şeylere aslında sidik yarışı deriz; sen yaptın, hayır sen yaptın! Bunu milyonlarca insanın önünde yapınca bambaşka bir boyut kazanıyor olaylar tabi. Bugün Webber ile Vettel'in yaptığı buydu aslında. Daha hızlı olan Vettel'in soldan Webber'in yanına kaymasından sonra iki seçenek var sanki. Webber'i haklı görenler, Vettel'in çok erken sağa kırdığını; Vettel'i haklı görenler de Webber'in hiç yer bırakmadığını söylüyor. Aslında ikisi de yaşandı ve bir tarafı haklı görmek çok bir şeyi çözmeyecek bundan sonra. Olan oldu ve Red Bull dublesi yerine Mclaren dublesini izledik.

Yarıştan sonra Christian Horner, suçu iki pilotuna paylaştırdı, oldukça politik oynadı yani. Sportif Direktör Helmut Marko ise Webber'in daha haksız olduğunu belirtti. Biz tabi ki internet ve televizyondan seyreden insanlar olarak bir yere kadar takımların iç dinamiklerini öğrenebiliriz ama James Allen, Red Bull'un takımiçi dinamikleri hakkında güzel bir yazı yazmış. Burada önemli noktalardan biri Helmut Marko'nun, takımın Germen köklerine daha sadık olduğu ve ufaktan da olsa Vettel'i tercih ettiği. Avusturya takımı Red Bull'un Alman Vettel'i daha fazla kolladığını Joe Saward da yazmış. Takım tabi ki bu iddiaları reddetti; zaten kimse kabul edemez böyle bir şeyi ama bu, böyle bir tercihin olmadığı anlamına da gelmez.

Bu tip durumların, takımın iki pilotunun birden başa oynadığı anlarda ortaya çıktığı gerçeğini gözardı etmemeliyiz. Webber ve Vettel, yarışa girerken aynı puanda Pilotlar Şampiyonası liderliğini paylaşıyordu. Yani önde bitiren -ki bu, normalde yarışı kazanan demek olacaktı- liderliği de tek başına ele geçirecekti. Burada es verelim ve Fuji 2007'ye dönelim. Yağmurlu yarışta Alonso'nun kazasıyla Güvenlik Aracı periyodu yaşanıyordu. Lewis Hamilton lider, arkasında henüz ciddi atılımını yaşamamış Red Bull'dan Mark Webber ikinci, onun arkasında da Toro Rosso'nun gencecik Alman pilotu Sebastian Vettel üçüncü. Ve güvenlik aracının arkasında birbirini takip eden pilotlardan Vettel, Webber'e arkadan çarpmış, hiç beklenmedik şekilde süper sonuca giden iki aracı da yarışdışı bırakmıştı. Olayların akabinde Vettel, Toro Rosso garajında hıçkırıklara boğulmuş, Webber ise gelip kendisiyle oldukça tatsız bir konuşma yaşamıştı.

40. turun arka düzlüğüne geri dönelim. Iki Red Bull'un yanyana geldiği ana. Vettel, kendi pilot geliştirme akademilerinden yetişmiş bir Red Bull başarı hikayesi. Red Bull'un galibiyeti yokken Toro Rosso ile boğa ailesinin ilk galibiyetini almış, geleceğin şampiyonu. Webber ise kariyerinin ikinci baharını yaşayan, bu güzel günlere de sonuna kadar tutunmaya kararlı takım arkadaşı. Vettel'in, Webber'in yanından geçmesi, takımın liderliğinin Vettel'e de geçeceği anlamına geliyor aynı zamanda. Ve Webber, bu lokmayı yutmamaya kesinlikle kararlı. Bu yüzden de yer bırakıyor ama anca, ucu ucuna. Iki pilot birden kaybeden oluyor sonrasında.

Bir de kontrat açısından bakmak lazım bu olaya. Webber'in adı Ferrari ile anılmaya başlamıştı Monaco'dan önce. Sonrasında Red Bull cephesinden Webber ile anlaşmamaları gibi bir durumun söz konusu olmadığı açıklaması yapıldı. Alonso, benzer sıkıntılar yaşadığı Mclaren'den tek sezon sonra kaçmıştı. Webber, eğer takımın kendine karşı döndüğünü görürse yarışacak bir çok koltuk bulabilecektir, hele de Barcelona ve Monaco'daki performansından sonra. Ferrari'nin, Massa'nın yerine birini koymak istediği sır değil. Yine de bu, 2011'de olmayabilir. Renault'da bir yer açılabilir kendisine, veya Barrichello'nun yerine eski takımına geçebilir. Ama ortada bir Nick Heidfeld sendromu olduğunu da göz ardı etmeyelim. Belki bunları konuşmak için erken ama karpuz kabuğu bir kere düşmüşken yüksek sesle düşünmenin sakıncası yok.

Sene başında takım arkadaşı sıkıntısının en az hissedileceği takım olarak görülüyordu Red Bull. Sorunun, Newey dizaynı aracın dayanıklılığından bekleniyordu hatta. Şu anda durum tam tersi; araç hızlı ve nispeten beklenenden sağlam ama takım için dinamikler fokur fokur. Red Bull'da olacaklar, iki şampiyonaya da direkt olarak yön verecek 2010'da.

30 Mayıs 2010

Red Bull Suicide

Çok hikayesi olacak, çok konuşulacak, tarihten bir çok sayfayı açacak özel bir yarış oldu Istanbul GP'si. Çok hızlı bir şekilde başlayalım.

Haftasonu başlarken herkes, Red Bull'ların açık ara önde olacağını söylüyordu ama Mclaren, onlarla rahat bir şekilde başedebildi. Hatta genele bakınca, bir takımın diğerinden daha hızlı olduğunu söyleyemeyiz. Ama hangi takımın pilotlarının daha mantıklı olduğu ortada ve bu yarıştaki bütün fark bundan ibaretti. Mark Webber'in mi Sebastian Vettel'in mi haklı olduğu çok önemli değil. Buraya kadar uyum içinde bir takım havası veren Red Bull, bundan sonra bir savaş alanına dönecektir. Webber-Vettel kazasından sonra kapışan Mclaren ise, burun farkıyla daha mantıklı olduklarını gösterdiler. Onlar da sonuna kadar savaştılar ve birbirlerine çarptılar ama göz karartıcı bir şekilde değil, fair-play'in tam sınırda bir savaştı bu. Fuji 2007'den bugüne gelen özel bir yazı gelecek yakında, bekleyin.

Herkes kendine yarışacak bir takım bulmuş gibiydi. Mclaren ile Red Bull farklı bir yarış yaptılar. Mercedes tek başına gibiydi. Hemen arkalarında Renault ile Ferrari kendi aralarında kapıştı. Onların arkasında Force India-Sauber çekişmesi vardı. En sonlarda da Toro Rosso-Willliams, Virgin-HRT yarışları vardı. Bolca lastik lastiğe çekişme yaşandı. Bunların en zevklilerinden biri de Alonso-Petrov çekişmesiydi. Alonso'nun galibiyetiyle sonuçlanan bu düelloda Petrov'un lastik patlatması ve puan alamaması, onun için çok iyi geçen bir haftasonunun üstüne düşen leke oldu. Yine de en hızlı turu yapmış olması, potansiyelini göstermesi açısından önemliydi.

Ferrari, tarihinin 800. yarışından çokça beklenti ve bomboş eller tadında hatıralarla ayrıldı. Ama bazen, kaybetmek, aslında kazanmaktır. En büyük rakiplerinin takım içi çatışmalarını onlar yaşamadı ve belki de en huzurlu ve yarışlara odaklı olanlar onlar. Yine de Alonso'nun dün Q2'de elenmesi, bugün de pitlere kadar Kobayashi'yi geçememesi büyük hayal kırıklığı. Aynı zamanda hızlı pistlerde Sauber'in ne kadar güçlü olduğunun da bir göstergesi bu.

Genelde televizyonlarda izleyemediğimiz yeni takımlar yarışını da, pistte olunca rahat rahat izledik. Lotus, çok açık ara daha hızlı diğer iki takımdan. Ama Trulli ve Kovalainen, aynı turda yarışdışı kaldılar. HRT de Virgin ile arayı ciddi kapatmış ve aynı tempoda aşık atabiliyorlar Richard Branson'ın takımıyla. Ama sonuçta yarışı bitirenler sadece Virgin'in araçlarıydı. Yani her 3 takımın da mutlu olabileceği bir nokta var.

Bunun üstüne bol bol yazı yazacağız zaten ama Red Bull'ların yaptıkları, bütün bir sezon içinde önemli bir kırılma noktası olacağa benziyor. Prost-Senna günlerinden beri böyle bir olay pek yaşanmamıştı, Alonso-Hamilton çekişmesi bile bir adım gerideydi bundan. Daha çok konuşacağız. Ayrıca F1.com'un Türkiye GP'si videosunu da çok merak ediyorum.

27 Mayıs 2010

Bridgestone ile Paddock Pass

Hatırlayacaksınız blog okurları, Pit Girişi olarak, sadece davetlilerin katıldığı WRC feribotuna binip sizlere çok özel röportajlarla gelmiştik. Geçen ayki arşivde röportajlar, bu adreste de fotoğrafları bulabilirsiniz.

Aynı şekilde bu cumartesi de Bridgestone'un davetlisi olarak Formula 1 Türkiye GP'sinin sıralama turlarına paddock pass ile gidiyoruz. Oradan yine sizlere çok özel fotoğraflar, yorumlar ve yapabilirsek röportajlarla geleceğiz.

F1 pilotlarına soracağınız sorular varsa bize iletin, elimizden geleni yapmaya çalışacağız (ama söz veremiyoruz).

F1'in Efsanevi 10 Virajı

Türkiye GP'si yaklaştıkça hepimizde heyecan artıyor tabi ki. F1.com'da 8. virajımız övülürken aklıma, daha önceki blogum Ezeli Ebedi'de 26 Ağustos 2009 tarihinde yayınladığım bir yazı geldi: F1'in Efsanevi 10 virajı. Sizlerle de tekrar paylaşmak istedim. Umarım hoşunuza gider.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haftasonu malumunuz Valencia GP'si vardı. Barrichello'nun kazanması ve Mclaren'in pit stop rezaleti dışında inanılmaz bayık geçen yarış sırasında blog yazarınız kollarını kavuşturup uyudu maalesef. Valencia'dan önceki yarış da Macaristan GP'siydi. Hala takvimde olmasını sadece pist girişindeki Bernie Ecclestone heykeline bağlayabildiğim bu sıkıcı ve eski pistte de pek enteresan bir yarış olmamıştı, Hamilton'ın bu seneki ilk yarışını kazanması dışında. Tabi Massa olayını saymıyorum.

Ama ey F1 sever, gönlünü rahat tut. Çünkü sezonun bundan sonraki yarışları birbirinden güzel, tarihi ve enteresan yarışlar. Hele de bu hafta sonu koşulacak Spa-Francorchamps ve bir sonraki Monza pistleri.

Spa'yı Spa yapan şey, hızlı ve akıcı bir pist olması dışında turun başındaki Eau Rouge virajıdır. Her sene bütün pilotlar bir över, sever, methiyeler düzer. Işbu blog da buradan yola çıkarak, bir süredir ertelediği "F1'in Efsane 10 Virajı" yazısını yazmaya karar verdi. Buyrun boyunkıran, lastik patlatan, araç zıplatan, yürek hoplatan listemize:
1) Eau Rouge: Madem buradan ilham aldık buradan başlayalım. Belçika'nın Spa-Francorchamps pistinde aslında zaten bir çok ünlü viraj vardır, bir de artık aramızda olmayan Bus Stop Şikanı var ama onu sayamıyoruz. Yine de Eau Rouge hem bu pistin, hem de büyük ihtimalle bütün takvimin en heyecan verici virajı. Bir "drivers' favorite". Ilk viraj hengamesinden kurtulan pilotlar son gaz buraya geliyor, önce hafif sol, sonra da sağa doğru göğe fırlıyorlar deyim yerindeyse. Ciddi bir yokuş yukarı bu viraj, bir sürü pilot burayı çıkarken sadece gökyüzünü gördüklerini söylüyor ki 300 km ile giderken gökyüzünü görmek cennet kadar mükemmel veya cehennem kadar korkunç olabilir. Buraya flat-out çıkmak da tur zamanı için elzem. Ingilizce'den chicken translate yaparsak erkekleri oğlanlardan ayıran bu viraj/pist, aynı zamanda Schumacher'in ilk yarışını da kazandığı yer.

2) Curva Parabolica: Monza, Ferrari'nin ve onların fanları tifosilerin evi olmasıyla, çok çok hızlı (ve neredeyse virajsız) bir pist olmasıyla ve son virajı Parabolica ile bilinir. Ascari virajından buraya kadar tam gaz gelirsiniz, o zamana kadar yaptığınız mükemmel turu aynı şekilde bitirmek için bir Parabolica yeter. Ama işte sorun da orada. Bu uzun, 180 derecelik sağa virajın kilidi, onu doğru çizgide dönebilmek. Aslında tam bir bilgisayar oynu virajı, önce gazdan çok dönüşe abanırsın, sonralarında dönüşten çok gaza. Burayı iyi döndün mü tifosilerin sağır edici kornalarının arasında tam bir victory lap çıkarmış olabilirsin. Geçen sene Sebastian Vettel'in vaftiz edildiği yer diyelim buraya.

3) Melbourne Ilk Viraj: Biraz duygusal bir seçim aslında. Bütün yaz 4 gözle sezonun başlamasını bekleyen bizleri sabahın dik köründe televizyon karşısına diker Melbourne GP. Hani okula ilk başladığın gün, bahçede arkadaşlarla konuşmak gibi biraz. Ve bu pistin, seneler boyu ne kazalar görmüş ilk virajı. Kim çıkacak kim çıkamayacak diye iddiaya bile giriliyor. Ayrıca yukarıdaki resmi de akıllara kazıyan virajdır burası. Avustralya'nın bundan önceki pisti Adeledie'in iki uzun düzlük arasındaki virajını da unutmamak lazım. Hakkinen, o virajda ölümden dönmüştü 1995'te.

4) Istanbul 8. Viraj: Bakmayın Türk olduğumuza, bu viraj cidden F1 efsanelerinden biri oldu şimdiden. Sola doğru 4 tane virajı birleştiren ve 4 tane apex'i olan bu viraj, gerçekten pilotları ciddi zorluyor. Hamilton'ın 2 sene önce sağ ön lastiğinin patlaması, özellikle bu virajda oraya binen yüklerden dolayı. Zorluğu sırf lastiklere de değil, genelde sağ virajların domine ettiği F1'de boyunları en zorlayan sol viraj burası. Ayrıca 4 viraj boyunca da yarış çizgisini takip etmek ve flat-out gidebilmek yarım saniye kazandırır, yapılmazsa da kaybettirebilir. Hermann Tilke'nin elinden çıkan bu virajımız ile ne kadar övünsek az.
5) Maggots-Becketts-Chapel: Yarışların ana vatanı Ingiltere'de bundan sonra yarış olup olmayacağı veya nerede olacağı büyük bir tartışma konusu. Ama şu ana kadar Ingiltere GP'sine ev sahipliği yapan Silverstone'un ne kadar güzel bir pist olduğunu değiştirmez bunlar. Hele de turun başındaki Maggots-Becketts-Chapel bölümü. 250-290 km hızla sol-sağ-sol-sağ-sol formasyonunda devam ederken eğer araç içi kameradan izliyorsanız insanı aptal eden bir komplekstir burası. Işin en büyük sıkıntısı, bu kadar yüksek hızlarda alınırken ideal yarış çizgisinden çıkmak ya çok ciddi zaman ve hız kaybına ya bir çimen yolculuğuna ya da yarış dışı kalmanıza sebep verir. Rollercoaster'dan Horror Train'e dönüşebilir.
6) Wall of Champions: Kişisel favorilerimden burası. Ayrıca listemizde ad verilmeyen, adını kendi alan tek viraj. Şu an takvimde bulunmaması çok üzücü olan Montreal yarışının en son virajı, upuzun bir düzlüğün sonundaki fren katili. Maksimum sürat ile gelinen sağ-sol kombinasyonu, start-finiş düzlüğünün sağ duvarına santimetreler kala bitiyor ve yeni bir tura başlamaya yelken (veya gaz) açıyor pilotlar. Tabi Şampiyonlar Duvarı'nı geçebilenler. Hikaye süper: 1999 Kanada GP'sinde o sıralar yarışan eski Dünya Şampiyonları'nın hepsi (Damon Hill, Jacques Villeneuve ve Michael Schumacher) bu duvara çarpıp yarışdışı kalıyorlar. O günden bugüne oranın adı Şampiyonlar Duvarı. Curse of the Black Pearl gibi, şampiyonların uzak durması gereken bir mekan.

7) S do Senna: Listeye giren S virajları üçlemesinin ilki. Brezilya GP'sinin ilk virajı, adını çok doğal olarak Brezilyalı efsane pilot Ayrton Senna'dan alıyor. Interlagos, bizim pist gibi, saat yönünün tersine olan nadir pistlerden. Ve yine bizim gibi, sola doğru yokuş aşağı bir viraj ile başlıyor. Yarış içinde pilotlar, Indy pistleri gibi uzun, dönen ve yana doğru açılı son virajdan başlayarak burada Senna S'e ciddi hızlarla geliyorlar ve yarış içinde geçiş için en uygun yerlerden biri. Brezilya GP'si senenin genelde son yarışı olduğundan dolayı da heyecanı çok. O yüzden Senna S'e doğru yakın gelen iki pilot, ciddi kalp ritm yüksekliği yapan bir yerdir. Belki listedeki diğer virajlar kadar zaman kazandırmak veya kaybettirmez ama burası direk pozisyon kazandırır veya kaybettirir. Adı da ayrı bir sempati öğesi zaten. Buranın unutulmaz anlardan biri de 2001'de Juan Pablo Montoya'nın gözünü karartıp Michael Schumacher'in iç tarafına dalmasıdır hatta. Büyük Ayrton'u da buradan anmış olalım.
8) Fuji S Curves: S üçlemesinin ikincisi Japonya Fuji'den geliyor. Uzun ve sağa doğru giden ilk virajın sonundan lunaparkın da gözüktüğü Dunlop'a kadar uzanan bir yokuş aslında burası. Gran Turismo oynayan arkadaşlar buradan eminim çok çekmişlerdir. Hem yokuş yukarı hem 3 viraj olduğu için fren burada bir opsiyon değil. O yüzden gaz pedalını kral gibi kullanan burada uzayıp gidiyor. Kerbleri kullanmak da burayı hızlı geçmenin önemli bir noktası. Çok fazla aksiyon olmaz belki ama, motor zorlayıcı bir virajdır burası. Zor Fuji pistinin en sessiz ama iyi bir tur zamanı için en önemli virajlarından.
9) Castrol S: Üçlemenin sonuncusu Nürburgring'den. Niki Lauda'nın yandığı pist olarak ün yapan (ve o yarıştan sonra kapanan) aynı adlı efsane pistin günümüz versiyonu burası. Gran Turismo'da ilk defa oynamıştım eski versiyonunu, bitmek bilmeyen virajları, darlığı, kaçış alanı olmaması ve carousel'leri ile çok ciddi bir sabır ve dayanıklılık testiydi pistin eski versiyonu. Yenisi aslında bi boka da benzemiyor itiraf etmek gerekirse. Bir tek ilk viraj kompleksi hariç. Start-finişin sonunda yol bir anda sağa düşüyor resmen, yaklaşık 160 derece. Öyle bir dönüş ki devasa genişlikteki bu virajda hep birileri yoldan çıkıyor. Buraya tam giremeyen, 2. ve 3. virajlarda arkasındakiler tarafından çok pis avlanır ayrıca. Bir de yokuş aşağı frenlemesi var ki onu Kimi Raikkonen iyi bilir. 2005'te Alonso'nun önünde lider giderken son turun başlangıcında, patlamak üzere olan lastiği bu virajda patlamıştı ve şampiyonluk yarışında galibiyeti en yakın rakibine hediye etmişti.
10) Monaco: Buraya bir imtiyazlık vermemek doğru olmazdı. Formula 1 tarihinin baştacı pistte hangi viraj efsane değil ki? St Devote ile başlayan ve sırasıyla Massenet, Casino, Mirabeau, Hairpin, Portier, tünel çıkışındaki Chicanne, Tabac, Piscinne ve La Rascasse derken Anthony Noghes ile biten bir pist burası. Neresine ayrı bir önem vereyim, neresiyle ilgili hangi anıyı yazabilirim. Koskoca bir tarih yatıyor burada. En iyisi mi siz gidin f1.com adresine, oradan videolar bölümüne girip on-board kameralarından burayı izleyin. Tek bir tur izlerken kusuyordum, o adamlar 70 tur arka arkaya atıyor. Respect bro!

Eğer buraya kadar okuduysanız, size açık ve net teşekkür ediyorum. Virajları herhangi bir sıraya koymadım, hepsi birbirinden güzel ve özel. Bundan sonra Formula 1 ile ilgili yapmamı istediğiniz başka listeler varsa onları da yaparım, siz yorum bölümüne ekleyin. Haftasonu Spa'da görüşmek üzere.

26 Mayıs 2010

2012 Amerika GP'si ve Texas

Bernie, akıllı adam. Trendlerin kokusunu erkenden almak ve cesurca onları izlemek, çoğu insanda bulunmayacak bir özellik ve sürdürülebilir başarı için elzemdir. Para neredeyse, Bernie F1'i oraya götürüyor. Amerika, aslında keşfedilmiş bir kıta. Yani yeni pistlerin papatya gibi açıldığı bir Orta Doğu veya Uzak Doğu değil. Aynı zamanda, yarışan takımlarının çoğunun da en büyük pazarı. O yüzden Indianapolis'ten sonra F1'in oralardan uzun süre ayrı kalması düşünülemezdi. Ama Austin, Texas?

Hemen burada, başlamadan önce okunması gereken, konumuzla %100 alakalı bir yazıyı hatırlatmakta fayda var: Geçmiş Zaman Amerikan Pistleri. Boşuna yazmadık o kadar yazıyı...

Bir süredir Bernie ve sirkinin ABD'ye döneceği zaten konuşuluyordu. Hatta Bernie'nin kendisi, birden fazla kere, New York silüetli bir GP istediğini açık açık söylemişti. Yani bu, ya New York'un hemen dışında ya da New Jersey'de bir pist anlamına geliyordu; ki bu çok zor bir iş. Ancak Watkins Glen'e geri dönülebilirdi ama hiç bir zaman bu fikir, ciddileşmedi maalesef. Geçen hafta da NY'a 2 saat uzaklıktaki Catskill Dağlarının eteklerinde bir pist, kendisini bu role bürümek için elinden geleni yapmıştı. Ama bir anda torbadan Austin çıktı, hem de resmi olarak.

Peki Texas sınırları içinde yapılan son GP olan Phoenix'in, lokal devekuşu yarışları daha çok ilgi çektiği için iptal edildiği bir yerde ne kadar başarılı olabilir F1? Hele de NASCAR gibi oynu tek yönlü oynayan (sol-sol-sol...) insanların ülkesinde! Bunu zaman gösterecek. Ama yarışı düzenleyecek olan Full Throttle Ltd (isminde meymenet yok), işi ciddiye alıyor gibi. Sonuçta ilk defa ABD'de, sırf Formula 1 için bir pist inşaa edilecek. Ayrıca şimdiden Austin'in, Texas'ın geri kalanından ayrıldığı ve aslında salak bir yer olmadığını iddia edenler çıktı. Dediğim gibi zaman gösterecek bunları. Hatta yarışın gerçekten yapılıp yapılmayacağını da zaman gösterecek...

Peki bu durumda takvim ne olacak? Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu, şimdi tam da zamanı aslında. Yukarıda da yazdığım gibi, Bernie'nin yarışları hangi ülkeye götüreceğini bazı kriterler belirliyor. Bunların neredeyse hepsinin arkasında da para var aslında. Amerika, çok büyük harcama potansiyeli olan ama hiç bir zaman tam olarak F1'e yönelmemiş bir pazar. Bir yandan takvime girecek Hindistan var. Artık onların da kendi takımları ve pilotları var. Ayrıca milyar ile ifade edilen nüfusu ile, ciddi bir gelir kaynağı olabilir F1 için. Bernie de tabi ki bu fırsatı kaçırmıyor. Bir yandan Rusya'nın ciddi baskısı var bir yarış kapabilmek için. Vitaly Petrov, Renault ile sözleşme imzaladığı an demişti "umarım bu Rusya GP'si için ilk adım olur" diye.

Bunun dışında bir Roma GP'si dedikodusu uzun zamandır almış başını gidiyor. Yapılması çok zor ama Valencia bile bir sokak yarışı aldıysa Roma niye almasın? Tabi bu Italya'da iki yarış anlamına gelir, F1'in Ingiltere lobisi de buna pek sıcak bakmaz. Belki Valencia takvimden çıkartılıp Avrupa GP'si adı altında Roma'da yarış yapılabilir, ki en mantıklı seçenek bu gibi duruyor.

Orta Doğu, Bahreyn-Abu Dhabi ikilisinin yanına bir yarış daha koymak isteyebilir ama Bahreyn bile bu kadar sıkıcıyken bu planın bir süre daha rafta kalacağını tahmin ediyorum. Aynı zamanda Doğu Asya da Çin-Japonya-Malezya-Singapur-Kore ile başlı başına bir seri çıkartacak neredeyse. Bunlara eklenebilecek bir ülke göremiyorum yakın gelecekte.

Peki bu kadar yeni pist ve pist adaylarından bahsettik ama halihazırdaki takvimin doluluğundan dert yanıldığını düşünürsek, bir çok yarışın da aynı şekilde takvimden çıkması lazım. Bahreyn ciddi bir aday bu konuda, Valencia da. Iki yarış da sıkıcı geçmeye aday. Bahreyn'i, elindeki para potansiyeli de kurtarmayacak gibi. Ayrıca bu iki pist de F1 fanları tarafından hiç sevilmiyor. Bir de gönül, Macaristan GP'sinin, arkasına bakmaksızın takvimden gitmesini istiyor ama bu yağcılıkla o biraz zor maalesef.

Bir de Türkiye GP'si var. Üzülerek söylüyorum ki, bizim yarış, feda edilecekler listesinin en tepelerinde dolaşıyor. Çünkü ciddi bir potansiyeli yok, eskisi gibi turistler akın etmiyor, yarışlar çok heyecanlı geçmiyor, seyirci ilgisi yok denecek kadar az (bu sene değişecek diye umuyoruz) ve kimse ciddi bir çözüm üretmiyor. Bernie de bunların hepsinin farkında. Evet, 8. virajımız gerçekten şahane. Ama bir viraj için mi pist tutulacak? Pilotlar seviyor diye Bernie, bizi her sene takvime dahil etmeyecek tabi ki. Nasıl Spa'yı bile bir kalemde siliveriyorsa, Türkiye'yi de siler ve 2 saniye sonra hatırlamaz.

Yani Amerika GP'si haberleri, aslında alttan alta bizi çok ilgilendiriyor. Ülkemden F1'in gitmesini istemiyorum ama onu burada tutmak için çok fazla çaba sarfetmemiz gerekiyor. Başarabileceğimiz konusunda da karamsarım kusura bakmayın.

Not: Bu post, 100. post olarak blogun tarihine geçiyor. Gelen, okuyan, fikrini beyan eden, takip eden, yarışmaya katılan herkese çok teşekkürler.

Yarışma: Türkiye GP

Evet, o gün geldi çattı. Sonunda yarışmamızın en tanıdık, en bildik, en bizden ayağına dair tahminlerini alıcaz sizlerden.

Hemen kendi tahminlerim ile başlayayım.

Pol: Vettel
Galibiyet: Vettel
Podyum: Vettel-Button-Alonso
En hızlı tur: Webber

Yarışmamızın Monaco sonrası halini bu linkten görebilirsiniz. Bir kez daha hatırlatalım ki, bu yarışmanın sonunda kazanan, seneye bu zamanlar bizden bir bilet alacak ve Türkiye GP'sini Istanbul Park'ta yerinden izleyecek.

Not: Bu arada bana biletim bugün geldi, gerçekten çok havalı biletler.

19 Nisan 2010

Türkiye Rallisi: Evden Ralliye

Yıllarca Antalya'ya gittiğimizde yaşadığımız çok güzel hisleri, bu sefer kendi şehrimizde, sabah evde kahvaltı yapıp hissetmek daha da güzel, bambaşka. Evden çıkıp etaba giderken arkandan Ercan Kazaz'ın selektör yapması mesela, garip.

Neyse bugüne Sebastian Loeb lider başlamıştı. Ardından da Solberg, Sordo ve Hirvonen vardı. Loeb'ün önden giderek kazanma ihtimali, akşam yağan yağmurdan dolayı günün ilk iki etabının iptal edilmesiyle ciddi şekilde artmıştı. Arkasındakilerin arayı kapamak için zamanlarının azaldığı gibi, yağan yağmur öndekine süpürtme işlemi de yaptırmayacaktı (zaten bizim rallinin karakterindeki taşlar buna pek olanak da vermiyordu). Böylece yerler de değişmez derken Sordo'nun kazası sayesinde Hirvonen podyuma çıkmış oldu. Başka da çok bir aksiyon olmadı aslında son günde.

Bu, çok güzel bir Türkiye Rallisi'nin de sonu oldu maalesef. Özellikle perşembe günü katıldığım feribot gezisinden inanılmaz keyif aldım. Izlenimlerim ise:

- Loeb ve Raikkonen dışında WRC dünyasında snob yok. Herkes çok rahat, röportaj için gidince "gel böyle otur" diyorlar. 15-20 dakika sohbet muhabbet, seni rahatlatıyorlar. Bütün sorularına da ciddi ciddi yanıt veriyorlar. Favorilerim ise Latvala, Petter Solberg (tabi ki), Kaj Lindström ve Malcolm Wilson oldu.

- Loeb ve Raikkonen'in peşinde ise inanılmaz fazla insan var. Ikisi de başarılı, hızlı ve yakışıklı. Şaşırmamak lazım. Ama mesela Loeb'ü tek başına otururken bulunca bile (Kimi'yi kimse yalnız bırakmıyor) soru sormak istiyorum ben yokmuşum gibi davranıyor. Biraz götlük sezdim burada.

- Ülkemizde ne kadar çok Raikkonen hayranı var inanamadım. Kızlar, Tarkan'ın peşinden koşar gibi Kimi'nin peşinden koşuyor. Bunların arasında da herhangi bir ayrım yok; liselisi çalışanı, kapalısı delisi, motorsporlarına ilgilisi ilgisizi... Tek ortak noktaları kız olmak. Vay anasına!

- Adamlar kendi aralarında da baya muhabbet ediyorlar, gülüyorlar eğleniyorlar. Yani bakıyorsun; kafa bir insan grubu, dünyayı dolaşıp, kendilerine özel hazırlanan etaplarda, dünyanın en iyi ralli araçlarını kullanmak için para alıyor. Pazar gecesi, pazartesi öncesi için çok motive edici bir mantık değil gerçekten.

- TRT de, Spor Bakanı da, halk da ralli hakkında hiç bir şey bilmiyor. Loeb'ün adını duyan bile bir adım öne çıkıyor. TRT'nin canlı yayınlarını sunan kız bile ne dediğini bilmiyor, bütün lafları Volkan Işık'a paslıyor. Burada Serhan Acar'ı ayrı tutmak lazım tabi. Yine de cumartesi günü saatlerce arka arkaya WRC'yi ve F1'i yayınladıkları için TRT'ye de teşekkür etmek lazım. En azından görebiliyoruz bunları.

- Pilotların, etapların değiştiğini iddia etmesi, organizatörlerin de bunu reddetmesi kafalarda soru işareti oluşturdu. Anlamadığım şey, FIA, her etabı, koşulmadan hemen önce geçiyor. Bu sırada etap kontrol edilmiyor mu? (Bu bir sorudur, gerçekten cevabını bilmiyorum).

- Etaplara giderken hiç bir yönlendirici işaret olmaması çok enteresandı. Hadi ben oralarda okuduğum için yolları biliyorum, bir sürü insan kaybolmuştur eminim ki.

- Seyirci özel etabı da çok güzeldi ama tribünleri daha yüksek yapsalar olmaz mıymış? Daha net görseydik herşeyi. Ama galiba isteklerin sonu olmaz, benim gibi ipini kaçırmışlara bıraksan "abe 2 etap da ben süriiim ya, sen hep kullanıyosun" deriz. O yüzden boşver!

Related Posts with Thumbnails