pist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2010

2014 Sochi GP, Türkiye, Petrov ve Aleshin

Iki gündür Formula 1 dünyasında hiç durmadan bahsedilen haber, Bernie'nin yıllardır süren Rusya'da yarış isteğinin sonunda gerçekleşmesi oldu. Putin ile Sochi'de buluşan Bernie, 2014'ten itibaren bu Karadeniz kentinde yarışların yapılması için 5 yıllık anlaşma imzaladılar. 2014 Kış Olimpiyatları'nın da aynı şehirde yapılacağını hatırlatalım. Olimpiyatlar'a hazırlık yüzünden herhangi bir gecikme olursa pist, 2015 takvimiyle de hayatına başlayabilir.

Bu olaya en başta pist politikaları açısından bakalım. Bu sene Kore, seneye Hindistan, 2012'de de Austin pistlerinin ekleneceği kesinlik kazandı. 2013'te bir ihtimal Roma, 2014'te de Sochi. 5 senede 5 yeni pist. Şu anda takvimde 19 pist var. Seneye Hindistan da eklenince 20 olacak ve Bernie, takvimin daha uzatılmasının söz konusu olmadığını açık açık söyledi. Bu demektir ki şu an takvimde bulunan bazı pistler çıkarılacak. Maalesef gidici pistlerin başında bizim pistimiz var. Görünüşe göre 2010'da artan seyirci rakamları 2011'da da bu trendi devam ettirse bile, en fazla bir kaç sene içinde (ama kuvvetle muhtemelen seneye) Formula 1 takviminden çıkıyoruz. Bizimle birlikte diğer iki aday ise Valencia ve Sakhir.

Valencia, hiç bir zaman kimsenin favorisi olamadı, düzgün yarışlar izlettiremedi ve hali hazırda Ispanya'da bir yarış zaten var. Sakhir de aynı şekilde başarısız bir pist oldu ve özellikle yanındaki Abu Dhabi'nin Yas Marina'sına bakılınca fazlasıyla sönük. O yüzden muhtemelen F1 hayatına, kış testleri pisti olarak devam edecek Sakhir.

Eğer yukarıda bahsettiğim 5 pist de takvime eklenecekse ve halihazırda yarışılan 3 pistten biri takvimde kalacaksa, başka bir pistin çıkıyor olması gerek. Japonya'nın F1'de giderek azalan etkinliği ile beraber Suzuka/Fuji yarışı takvimden çıkabilir ama ciddi bir F1 kültürü olan ülkeyi kaybetmek, şahsi olarak beni çok üzer. Macaristan GP'si gitse sevinirim, ama yıllardır düşmeyen seyirci ortalamaları ile onları takvimden çıkarmak da zor olur. Başka bir aday da Malezya olabilir. Tilke'nin ilk pistlerinden Malezya'da seyirci sayıları gittikçe düşmekte. Ülke, yıllar içinde istediği düzenli ilgiyi yaratamadı. Malezya'nın avantajları ise Petronas gibi büyük bir sponsorları, Lotus gibi önemli bir ismi taşıyan takımları ve Fairuz gibi alttan gelen pilotlarının olması. Eğer Türkiye-Sakhir-Valencia'dan biri takvimde kalmaya devam edecekse, plase kaybedenlerim bunlar.

Bunun yanında Rusya'nın kendisine bakalım ve biraz da ders çıkaralım Türkiye olarak. Uzun vadeli planları ile Rus sporunun gittikçe ilerlediğini görmemek, körlüktür. Futbolda, çok para harcanıyor bile olsa, Rus ekipleri düzenli olarak yükseliyorlar. Hem yerli hem de ülkelerine gelen yabancı oyuncuları, Avrupa'ya pazarlayabiliyorlar artık. Bunun dışında Sochi'de kış olimpiyatlarını yapıyorlar. Şimdiden planlarını yapıp Formula 1 pistini de Olimpik Köyün içine koyuyorlar. Hatta üstteki resimde görebileceğiniz gibi bütün planlar çizilmiş. Bu tip bir plan program bizde imkansız, Türkiye olarak ev sahibi olma hakkını kazandığımız turnuvaların salonlarını bile son dakikada inşaa ediyoruz, ya da edemiyoruz. Ruslar, bir yandan F1 takviminde yer bulurken, bir yandan genç pilotlar çıkarıp bunları F1'e yollamanın yollarını arıyorlar. Ve sponsorları da, yarış koltuğu bulması gittikçe güçleşen F1 gridinde, onlara yardım ediyor. Midland F1'in de, ne kadar kısa süreli ve başarısız olsa da, ilk Rus F1 takımı olduğunu unutmayalım. Türkiye'de takvimden çıkarılmayı bekleyen Istanbul Park hariç bunların hangisi var?

Ve Renault... Raikkonen ile Reina çıkışında kolkola gazetecilere yakalansalar da sadece arkadaş olduklarını söylediler ve farklı taksilere binerek mekandan ayrıldılar. Raikkonen hakkında ayrıca bir yazı yazmak lazım ama bu olay, belki de Renault'nun işine geldi. Bir süredir ekonomik darboğazdan geçtiği, hatta Bob Bell gibi bir dehanın işine yüksek ücreti yüzünden son verdiği dedikoduları dolaşan Renault'nun, Petrov sayesinde artan Rus sponsorların tek ilgi odağı olacak olması, takımı orta vadede daha geniş kaynaklı ve müteakip olarak daha güçlü/hızlı kılabilir. Ayrıca Petrov, bütün bu fırsatları heba edercesine sürmüyor da. Takım arkadaşından en çok puan farkı yiyen pilot olsa da, tecrübe ile hızlanacak potansiyeli olduğunu gösteriyor aralarda.

Bir yandan da World Series by Renault'nun şampiyonu pilotu Mikhail Aleshin var. Renault için iki Rus pilot, getirebileceği sponsorlara rağmen, çok fazla. Hele de ellerinde, takımı etrafında kurabilecekleri bir Kubica (şimdilik) varken. Aslında Aleshin'in gitmesi gereken takım, bence, Williams. Hulkenberg'in beklenen performansı gösteremediği aşikar. Ama bir o kadar aşikar olan da Williams'ın ona, ve Barrichello'ya, potansiyellerini gösterebilecekleri araçlar da verememesi. Bunun sebebi de Frank'in cebinde veya takımın bütçesi olmayan para. Rubens'in F1 aşkı devam etse de, emekliliğinin çok da uzakta olmadığı belli iken Aleshin'i takıma katsalar, üstünde çok büyük baskı ve beklenti olmadan bu genç pilotu yarıştırıp, bir yandan sponsorlarından faydalansalar, orta vadede de bu gelir ile kazanabilecek bir araç yaratsalar, F1 gridindeki herkes sevinmez mi?


Not: Yazıyı yazdıktan bir kaç saat sonra James Allen'ın aynı şekilde pist politikaları konusuna eğildiğini ve maalesef Türkiye hakkında aynı eleştirileri yazdığını görüyorum. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

02 Eylül 2010

Hindistan, Austin (ve Ro...?)

Krizden fırsat yaratmak diye bir şey varsa, bunu en iyi becerenlerden biri Hermann Tilke'dir muhtemelen. Elindeki sponsorluk anlaşmaları bitince yeni sponsorluk bulmakta zorlanan, bilet satışları düşen F1'in yeni marketlere açılması gerektiğini, kurt Ecclestone başından beri biliyordu. Ve F1 sirkinin gideceği ülkelerde yeni pistler yapmak gerekiyor: Voila! "Hermann'cım, çıkar kalemi kağıdı, iş var!".

Son 10 yıldır F1'in bütün yeni pistlerini çizen Hermann, en son Kore ile işini bitirdi. Bu sezonun sonunda yarış yapılması umulan pistteki işler, biraz yavaş olsa da gidiyor. Ama kimse orada yarışabileceklerinden emin değil. Eğer bu seneki sözünü tutamazsa, Kore, 2011 takvimine de giremiyor olacak. Yukarıdaki resimlerde de gözüktüğü gibi binalar hazır sanki, ama söylentilere göre asfalt dökümü bitmemiş. Olmadı WRC parkuru olur, napalım. Eldeki malzemeyi doğru kullanmak lazım.

Şaka bir yana asıl konu, dizaynları yeni ortaya çıkan Hindistan ve Austin pistleri. Hindistan, son bir kaç yıldır F1'de yer sahibi olmaya çalışıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, F1 de Hindistan gibi dev bir pazarı kucaklamaya çalışıyor da diyebiliriz. Narain Karthikeyan gibi kötü bir başlangıç, sonradan Force India takımıyla doğru yöne gitmeye başladı neyse ki. Şimdi de Karun Chandok var(dı en azından). Yani meyve olgunlaşıyor. Seneye Hindistan pistinin de takvime dahil olacağı söylentileriyle, meyve dalından koparılmaya hazır olacaktır.

Tilke'nin dizayn şemalarına göre, Hindistan pistinin en ilginç özelliklerinden biri ciddi yokuşları olacak. Özellikle 2-3. virajlar arasındaki tırmanış, ve sonraki düzlükteki iniş, enteresan olmaya aday. Bir başka dikkatimi çeken öğe ise, bu pistte bir back-straight kavramının olmadığı. Yani start-finişin hemen paralelinde, nispeten turun başında bir düzlük var, ama sonrasında, F1 pistlerinin çoğunda bulunan arka düzlük yok. Ayrıca bu düzlük, ilk yarısında yokuş aşağı, sonra yokuş yukarı. Pistin devam eden bölümlerinde peşi sıra iki şikanı ile Spa Francorchamps pistinin eski Bus Stop'unu hatırlatan bir bölüm var. Hemen arkasında da Indy-vari, yatık bir 180 derecelik sağ viraj.

Austin ise takvime 2012'de girmesi düşünülen bir pist. Amerika'nın ilk amaca-özel F1 pistine dönüşecek planlar, geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. Yine Tilke'nin elinden çıkacak olan pistin özelliklerinin başında saat yönünün tersine dönecek olması var. Ayrıca ilk viraja giden bölümün ciddi bir yokuş yukarı olması, peşinden gelen 180 dereceye yakın sol virajı kör giriş-çıkış yapıyor. Eminim çok enteresan olacaktır. Ama Austin pistinin en en dikkat çekici özelliği ise, ilk virajdan sonrasının tamamen diğer pistlerden kopya olması. KPSS'de bile böylesine alenen yapılmamıştı bu iş. Ilk iki virajdan sonraki kısım, Silverstone'un başındaki Maggots-Becketts bölümünü, arka düzlükten sonraki bölüm Hockenheimring'in Stadyum bölümünü, hemen ondan sonrası ise bizim 8.virajımızı andırmıyor, aynen kopyalıyor. Tavo Hellmund, pisti dizayn ederken eski pistlerden ilham alıcaz dedikten sonra galiba ilham kelimesinin üstünü çizmiş ve direkt almış. Bununla ilgili bir başka nokta da, 8. virajımızın, F1 klasikleri arasındaki yerini ortaya koyması. Gurur verici (sanki ben dizayn etmişim gibi).

Yazılanlara göre Hindistan pistinin ortalama hızı 210 km. Austin'deki maksimum hız ise 320 km. Hindistan pistinin uzunluğu 5.1 km iken Austin 5.4. Ikisinde de ciddi iniş çıkışlar var ve ikisinin de uzun düzlüğü, ortasından kot farkları sayesinde kırılmış durumda diyebiliriz.

Bunlar olurken, bir haber de Roma'dan geldi. Bir süredir Roma'da yarış düzenleyeceğiz diye ses çıkaran Roma valisi Gianni Alemanno, bu sefer de pistin 2012 veya 2013 takvimine ekleneceğini açıkladı. Şehrin EUR bölgesinde olması planlanıyor ayrıca pistin (orası neresi hiç bir fikrim yok). Ama pist ile ilgili detaylı bilgileri F1 Fanatic'in sitesindeki bu eski haberden bulabilirsiniz. Planları biraz daha kesinleşsin, daha detaylı konuşuruz onlar hakkında.

Ve her pist yazısında olduğu gibi, insan sormadan edemiyor: Bakalım bizim kaderimiz ne olacak?

27 Mayıs 2010

F1'in Efsanevi 10 Virajı

Türkiye GP'si yaklaştıkça hepimizde heyecan artıyor tabi ki. F1.com'da 8. virajımız övülürken aklıma, daha önceki blogum Ezeli Ebedi'de 26 Ağustos 2009 tarihinde yayınladığım bir yazı geldi: F1'in Efsanevi 10 virajı. Sizlerle de tekrar paylaşmak istedim. Umarım hoşunuza gider.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haftasonu malumunuz Valencia GP'si vardı. Barrichello'nun kazanması ve Mclaren'in pit stop rezaleti dışında inanılmaz bayık geçen yarış sırasında blog yazarınız kollarını kavuşturup uyudu maalesef. Valencia'dan önceki yarış da Macaristan GP'siydi. Hala takvimde olmasını sadece pist girişindeki Bernie Ecclestone heykeline bağlayabildiğim bu sıkıcı ve eski pistte de pek enteresan bir yarış olmamıştı, Hamilton'ın bu seneki ilk yarışını kazanması dışında. Tabi Massa olayını saymıyorum.

Ama ey F1 sever, gönlünü rahat tut. Çünkü sezonun bundan sonraki yarışları birbirinden güzel, tarihi ve enteresan yarışlar. Hele de bu hafta sonu koşulacak Spa-Francorchamps ve bir sonraki Monza pistleri.

Spa'yı Spa yapan şey, hızlı ve akıcı bir pist olması dışında turun başındaki Eau Rouge virajıdır. Her sene bütün pilotlar bir över, sever, methiyeler düzer. Işbu blog da buradan yola çıkarak, bir süredir ertelediği "F1'in Efsane 10 Virajı" yazısını yazmaya karar verdi. Buyrun boyunkıran, lastik patlatan, araç zıplatan, yürek hoplatan listemize:
1) Eau Rouge: Madem buradan ilham aldık buradan başlayalım. Belçika'nın Spa-Francorchamps pistinde aslında zaten bir çok ünlü viraj vardır, bir de artık aramızda olmayan Bus Stop Şikanı var ama onu sayamıyoruz. Yine de Eau Rouge hem bu pistin, hem de büyük ihtimalle bütün takvimin en heyecan verici virajı. Bir "drivers' favorite". Ilk viraj hengamesinden kurtulan pilotlar son gaz buraya geliyor, önce hafif sol, sonra da sağa doğru göğe fırlıyorlar deyim yerindeyse. Ciddi bir yokuş yukarı bu viraj, bir sürü pilot burayı çıkarken sadece gökyüzünü gördüklerini söylüyor ki 300 km ile giderken gökyüzünü görmek cennet kadar mükemmel veya cehennem kadar korkunç olabilir. Buraya flat-out çıkmak da tur zamanı için elzem. Ingilizce'den chicken translate yaparsak erkekleri oğlanlardan ayıran bu viraj/pist, aynı zamanda Schumacher'in ilk yarışını da kazandığı yer.

2) Curva Parabolica: Monza, Ferrari'nin ve onların fanları tifosilerin evi olmasıyla, çok çok hızlı (ve neredeyse virajsız) bir pist olmasıyla ve son virajı Parabolica ile bilinir. Ascari virajından buraya kadar tam gaz gelirsiniz, o zamana kadar yaptığınız mükemmel turu aynı şekilde bitirmek için bir Parabolica yeter. Ama işte sorun da orada. Bu uzun, 180 derecelik sağa virajın kilidi, onu doğru çizgide dönebilmek. Aslında tam bir bilgisayar oynu virajı, önce gazdan çok dönüşe abanırsın, sonralarında dönüşten çok gaza. Burayı iyi döndün mü tifosilerin sağır edici kornalarının arasında tam bir victory lap çıkarmış olabilirsin. Geçen sene Sebastian Vettel'in vaftiz edildiği yer diyelim buraya.

3) Melbourne Ilk Viraj: Biraz duygusal bir seçim aslında. Bütün yaz 4 gözle sezonun başlamasını bekleyen bizleri sabahın dik köründe televizyon karşısına diker Melbourne GP. Hani okula ilk başladığın gün, bahçede arkadaşlarla konuşmak gibi biraz. Ve bu pistin, seneler boyu ne kazalar görmüş ilk virajı. Kim çıkacak kim çıkamayacak diye iddiaya bile giriliyor. Ayrıca yukarıdaki resmi de akıllara kazıyan virajdır burası. Avustralya'nın bundan önceki pisti Adeledie'in iki uzun düzlük arasındaki virajını da unutmamak lazım. Hakkinen, o virajda ölümden dönmüştü 1995'te.

4) Istanbul 8. Viraj: Bakmayın Türk olduğumuza, bu viraj cidden F1 efsanelerinden biri oldu şimdiden. Sola doğru 4 tane virajı birleştiren ve 4 tane apex'i olan bu viraj, gerçekten pilotları ciddi zorluyor. Hamilton'ın 2 sene önce sağ ön lastiğinin patlaması, özellikle bu virajda oraya binen yüklerden dolayı. Zorluğu sırf lastiklere de değil, genelde sağ virajların domine ettiği F1'de boyunları en zorlayan sol viraj burası. Ayrıca 4 viraj boyunca da yarış çizgisini takip etmek ve flat-out gidebilmek yarım saniye kazandırır, yapılmazsa da kaybettirebilir. Hermann Tilke'nin elinden çıkan bu virajımız ile ne kadar övünsek az.
5) Maggots-Becketts-Chapel: Yarışların ana vatanı Ingiltere'de bundan sonra yarış olup olmayacağı veya nerede olacağı büyük bir tartışma konusu. Ama şu ana kadar Ingiltere GP'sine ev sahipliği yapan Silverstone'un ne kadar güzel bir pist olduğunu değiştirmez bunlar. Hele de turun başındaki Maggots-Becketts-Chapel bölümü. 250-290 km hızla sol-sağ-sol-sağ-sol formasyonunda devam ederken eğer araç içi kameradan izliyorsanız insanı aptal eden bir komplekstir burası. Işin en büyük sıkıntısı, bu kadar yüksek hızlarda alınırken ideal yarış çizgisinden çıkmak ya çok ciddi zaman ve hız kaybına ya bir çimen yolculuğuna ya da yarış dışı kalmanıza sebep verir. Rollercoaster'dan Horror Train'e dönüşebilir.
6) Wall of Champions: Kişisel favorilerimden burası. Ayrıca listemizde ad verilmeyen, adını kendi alan tek viraj. Şu an takvimde bulunmaması çok üzücü olan Montreal yarışının en son virajı, upuzun bir düzlüğün sonundaki fren katili. Maksimum sürat ile gelinen sağ-sol kombinasyonu, start-finiş düzlüğünün sağ duvarına santimetreler kala bitiyor ve yeni bir tura başlamaya yelken (veya gaz) açıyor pilotlar. Tabi Şampiyonlar Duvarı'nı geçebilenler. Hikaye süper: 1999 Kanada GP'sinde o sıralar yarışan eski Dünya Şampiyonları'nın hepsi (Damon Hill, Jacques Villeneuve ve Michael Schumacher) bu duvara çarpıp yarışdışı kalıyorlar. O günden bugüne oranın adı Şampiyonlar Duvarı. Curse of the Black Pearl gibi, şampiyonların uzak durması gereken bir mekan.

7) S do Senna: Listeye giren S virajları üçlemesinin ilki. Brezilya GP'sinin ilk virajı, adını çok doğal olarak Brezilyalı efsane pilot Ayrton Senna'dan alıyor. Interlagos, bizim pist gibi, saat yönünün tersine olan nadir pistlerden. Ve yine bizim gibi, sola doğru yokuş aşağı bir viraj ile başlıyor. Yarış içinde pilotlar, Indy pistleri gibi uzun, dönen ve yana doğru açılı son virajdan başlayarak burada Senna S'e ciddi hızlarla geliyorlar ve yarış içinde geçiş için en uygun yerlerden biri. Brezilya GP'si senenin genelde son yarışı olduğundan dolayı da heyecanı çok. O yüzden Senna S'e doğru yakın gelen iki pilot, ciddi kalp ritm yüksekliği yapan bir yerdir. Belki listedeki diğer virajlar kadar zaman kazandırmak veya kaybettirmez ama burası direk pozisyon kazandırır veya kaybettirir. Adı da ayrı bir sempati öğesi zaten. Buranın unutulmaz anlardan biri de 2001'de Juan Pablo Montoya'nın gözünü karartıp Michael Schumacher'in iç tarafına dalmasıdır hatta. Büyük Ayrton'u da buradan anmış olalım.
8) Fuji S Curves: S üçlemesinin ikincisi Japonya Fuji'den geliyor. Uzun ve sağa doğru giden ilk virajın sonundan lunaparkın da gözüktüğü Dunlop'a kadar uzanan bir yokuş aslında burası. Gran Turismo oynayan arkadaşlar buradan eminim çok çekmişlerdir. Hem yokuş yukarı hem 3 viraj olduğu için fren burada bir opsiyon değil. O yüzden gaz pedalını kral gibi kullanan burada uzayıp gidiyor. Kerbleri kullanmak da burayı hızlı geçmenin önemli bir noktası. Çok fazla aksiyon olmaz belki ama, motor zorlayıcı bir virajdır burası. Zor Fuji pistinin en sessiz ama iyi bir tur zamanı için en önemli virajlarından.
9) Castrol S: Üçlemenin sonuncusu Nürburgring'den. Niki Lauda'nın yandığı pist olarak ün yapan (ve o yarıştan sonra kapanan) aynı adlı efsane pistin günümüz versiyonu burası. Gran Turismo'da ilk defa oynamıştım eski versiyonunu, bitmek bilmeyen virajları, darlığı, kaçış alanı olmaması ve carousel'leri ile çok ciddi bir sabır ve dayanıklılık testiydi pistin eski versiyonu. Yenisi aslında bi boka da benzemiyor itiraf etmek gerekirse. Bir tek ilk viraj kompleksi hariç. Start-finişin sonunda yol bir anda sağa düşüyor resmen, yaklaşık 160 derece. Öyle bir dönüş ki devasa genişlikteki bu virajda hep birileri yoldan çıkıyor. Buraya tam giremeyen, 2. ve 3. virajlarda arkasındakiler tarafından çok pis avlanır ayrıca. Bir de yokuş aşağı frenlemesi var ki onu Kimi Raikkonen iyi bilir. 2005'te Alonso'nun önünde lider giderken son turun başlangıcında, patlamak üzere olan lastiği bu virajda patlamıştı ve şampiyonluk yarışında galibiyeti en yakın rakibine hediye etmişti.
10) Monaco: Buraya bir imtiyazlık vermemek doğru olmazdı. Formula 1 tarihinin baştacı pistte hangi viraj efsane değil ki? St Devote ile başlayan ve sırasıyla Massenet, Casino, Mirabeau, Hairpin, Portier, tünel çıkışındaki Chicanne, Tabac, Piscinne ve La Rascasse derken Anthony Noghes ile biten bir pist burası. Neresine ayrı bir önem vereyim, neresiyle ilgili hangi anıyı yazabilirim. Koskoca bir tarih yatıyor burada. En iyisi mi siz gidin f1.com adresine, oradan videolar bölümüne girip on-board kameralarından burayı izleyin. Tek bir tur izlerken kusuyordum, o adamlar 70 tur arka arkaya atıyor. Respect bro!

Eğer buraya kadar okuduysanız, size açık ve net teşekkür ediyorum. Virajları herhangi bir sıraya koymadım, hepsi birbirinden güzel ve özel. Bundan sonra Formula 1 ile ilgili yapmamı istediğiniz başka listeler varsa onları da yaparım, siz yorum bölümüne ekleyin. Haftasonu Spa'da görüşmek üzere.

26 Mayıs 2010

2012 Amerika GP'si ve Texas

Bernie, akıllı adam. Trendlerin kokusunu erkenden almak ve cesurca onları izlemek, çoğu insanda bulunmayacak bir özellik ve sürdürülebilir başarı için elzemdir. Para neredeyse, Bernie F1'i oraya götürüyor. Amerika, aslında keşfedilmiş bir kıta. Yani yeni pistlerin papatya gibi açıldığı bir Orta Doğu veya Uzak Doğu değil. Aynı zamanda, yarışan takımlarının çoğunun da en büyük pazarı. O yüzden Indianapolis'ten sonra F1'in oralardan uzun süre ayrı kalması düşünülemezdi. Ama Austin, Texas?

Hemen burada, başlamadan önce okunması gereken, konumuzla %100 alakalı bir yazıyı hatırlatmakta fayda var: Geçmiş Zaman Amerikan Pistleri. Boşuna yazmadık o kadar yazıyı...

Bir süredir Bernie ve sirkinin ABD'ye döneceği zaten konuşuluyordu. Hatta Bernie'nin kendisi, birden fazla kere, New York silüetli bir GP istediğini açık açık söylemişti. Yani bu, ya New York'un hemen dışında ya da New Jersey'de bir pist anlamına geliyordu; ki bu çok zor bir iş. Ancak Watkins Glen'e geri dönülebilirdi ama hiç bir zaman bu fikir, ciddileşmedi maalesef. Geçen hafta da NY'a 2 saat uzaklıktaki Catskill Dağlarının eteklerinde bir pist, kendisini bu role bürümek için elinden geleni yapmıştı. Ama bir anda torbadan Austin çıktı, hem de resmi olarak.

Peki Texas sınırları içinde yapılan son GP olan Phoenix'in, lokal devekuşu yarışları daha çok ilgi çektiği için iptal edildiği bir yerde ne kadar başarılı olabilir F1? Hele de NASCAR gibi oynu tek yönlü oynayan (sol-sol-sol...) insanların ülkesinde! Bunu zaman gösterecek. Ama yarışı düzenleyecek olan Full Throttle Ltd (isminde meymenet yok), işi ciddiye alıyor gibi. Sonuçta ilk defa ABD'de, sırf Formula 1 için bir pist inşaa edilecek. Ayrıca şimdiden Austin'in, Texas'ın geri kalanından ayrıldığı ve aslında salak bir yer olmadığını iddia edenler çıktı. Dediğim gibi zaman gösterecek bunları. Hatta yarışın gerçekten yapılıp yapılmayacağını da zaman gösterecek...

Peki bu durumda takvim ne olacak? Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu, şimdi tam da zamanı aslında. Yukarıda da yazdığım gibi, Bernie'nin yarışları hangi ülkeye götüreceğini bazı kriterler belirliyor. Bunların neredeyse hepsinin arkasında da para var aslında. Amerika, çok büyük harcama potansiyeli olan ama hiç bir zaman tam olarak F1'e yönelmemiş bir pazar. Bir yandan takvime girecek Hindistan var. Artık onların da kendi takımları ve pilotları var. Ayrıca milyar ile ifade edilen nüfusu ile, ciddi bir gelir kaynağı olabilir F1 için. Bernie de tabi ki bu fırsatı kaçırmıyor. Bir yandan Rusya'nın ciddi baskısı var bir yarış kapabilmek için. Vitaly Petrov, Renault ile sözleşme imzaladığı an demişti "umarım bu Rusya GP'si için ilk adım olur" diye.

Bunun dışında bir Roma GP'si dedikodusu uzun zamandır almış başını gidiyor. Yapılması çok zor ama Valencia bile bir sokak yarışı aldıysa Roma niye almasın? Tabi bu Italya'da iki yarış anlamına gelir, F1'in Ingiltere lobisi de buna pek sıcak bakmaz. Belki Valencia takvimden çıkartılıp Avrupa GP'si adı altında Roma'da yarış yapılabilir, ki en mantıklı seçenek bu gibi duruyor.

Orta Doğu, Bahreyn-Abu Dhabi ikilisinin yanına bir yarış daha koymak isteyebilir ama Bahreyn bile bu kadar sıkıcıyken bu planın bir süre daha rafta kalacağını tahmin ediyorum. Aynı zamanda Doğu Asya da Çin-Japonya-Malezya-Singapur-Kore ile başlı başına bir seri çıkartacak neredeyse. Bunlara eklenebilecek bir ülke göremiyorum yakın gelecekte.

Peki bu kadar yeni pist ve pist adaylarından bahsettik ama halihazırdaki takvimin doluluğundan dert yanıldığını düşünürsek, bir çok yarışın da aynı şekilde takvimden çıkması lazım. Bahreyn ciddi bir aday bu konuda, Valencia da. Iki yarış da sıkıcı geçmeye aday. Bahreyn'i, elindeki para potansiyeli de kurtarmayacak gibi. Ayrıca bu iki pist de F1 fanları tarafından hiç sevilmiyor. Bir de gönül, Macaristan GP'sinin, arkasına bakmaksızın takvimden gitmesini istiyor ama bu yağcılıkla o biraz zor maalesef.

Bir de Türkiye GP'si var. Üzülerek söylüyorum ki, bizim yarış, feda edilecekler listesinin en tepelerinde dolaşıyor. Çünkü ciddi bir potansiyeli yok, eskisi gibi turistler akın etmiyor, yarışlar çok heyecanlı geçmiyor, seyirci ilgisi yok denecek kadar az (bu sene değişecek diye umuyoruz) ve kimse ciddi bir çözüm üretmiyor. Bernie de bunların hepsinin farkında. Evet, 8. virajımız gerçekten şahane. Ama bir viraj için mi pist tutulacak? Pilotlar seviyor diye Bernie, bizi her sene takvime dahil etmeyecek tabi ki. Nasıl Spa'yı bile bir kalemde siliveriyorsa, Türkiye'yi de siler ve 2 saniye sonra hatırlamaz.

Yani Amerika GP'si haberleri, aslında alttan alta bizi çok ilgilendiriyor. Ülkemden F1'in gitmesini istemiyorum ama onu burada tutmak için çok fazla çaba sarfetmemiz gerekiyor. Başarabileceğimiz konusunda da karamsarım kusura bakmayın.

Not: Bu post, 100. post olarak blogun tarihine geçiyor. Gelen, okuyan, fikrini beyan eden, takip eden, yarışmaya katılan herkese çok teşekkürler.

09 Nisan 2010

F1 Takviminden Çıkması Gereken Pistler

Bir süredir yazmaya niyetli olduğum, yazılar arasında draft'ta bekleyen bu yazıyı yazma zamanı gelmiş. Konu F1'e heyecan katmayan, takvimi şişiren ve pazarlarımızı televizyon karşısında uyuyarak geçirmemizi sağlayan yarışlar. Gerçekten enteresan pistler çıkıyorken, bir sürü ülke enteresan fikirlerle geliyorken, bu tip bayık yarışları takvimden çıkarmak herkes için en hayırlısı olabilir.

Peki bir süredir bekleyen bu post'u yazmamı sağlayan nedir? F1 Fanatic'te yayınlanan bu anket. Bernie'nin "yeni yarışlara yer açmak için bazı yarışları bırakabiliriz" sözünden çıkarak, okuyucularına hangi pistler gitsin diye sormuşlar. 3 pist seçebildiğiniz cevaplar arasında Bahreyn %67 ile liderken, Valencia %60 ile ikinci, %38 ile Türkiye üçüncü. Monaco'nun gitmesini isteyen 6 kişi varken Montreal, Spa, Monza, Suzuka ve Interlagos'a kimse oy vermemiş. Benim oylarım ise Bahreyn, Valencia, Macaristan şeklinde oldu. Enteresan sonuçlardan biri, henüz hiç yarışılmayan Kore GP'sine 9 kişinin oy vermesi.

Madem daha önce F1'e Geri Dönmesinin Istediğim 5 Pist ve Geçmiş Zaman Amerikan Pistleri'ni yazdık, onları hatırlatıp biraz da istemediklerimize dönelim.

Macaristan:
Takvimin açık ara en sıkıcı pist Hungaroring aslında. 1986'dan beri her sene düzenlenen yarışın, ilk senelerindeki en büyük özelliği, Demir Perde ülkelerinde düzenlenen ilk GP olmasıydı. Virajlı, dar, geçme noktaları olmayan bu pistin şu anda takvimde bulunmasının heralde en büyük sebebi girişinde yükselen Bernie Ecclestone heykeli ve piste çıkan yolun adının Bernie Ecclestone Caddesi olması. Halk arasında yalakalık dediğimiz bu numaralar yüzünden, takvimin bir ayağı bu piste heba ediliyor maalesef.

Yine de Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim. 2006'da Jenson Button'ın kariyerindeki ilk galibiyeti aldığı yarış, piste ilk defa yağmur yağmasıyla beraber zevkli geçmiş ve 3 sene sonrasının Dünya Şampiyonu 14. cepten kalkıp yarışı kazanmıştı. Ama bu kadar yıldan beri tek heyecanlı geçen Macaristan GP'siydi bu. Bununla beraber Kovalainen, Alonso ve Damon Hill'in de ilk galibiyetlerini burada aldığını not düşelim.

Valencia:
2008 sezonu başlarken takvimde iki yeni pist vardı: Valencia ve Singapur. Ikisi de cadde pistiydi. Singapur, tarihin ilk gece yarışı da olmasıyla dikkatleri üstüne çekerken Valencia bir adım geride kalmıştı. Yapılan ilk yarıştan sonra da adı bir daha iyi bir şekilde anılmadı.

Sokak yarışları, Monaco'dan desturlanınca hep zevkli geçecekmiş gibi gelirdi. Valencia, anormal sıkıcı geçen, araçların sadece birbirlerini takip ettiği yarışı ile bu algıyı kırmayı başardı. Ayrıca Valencia gibi aslen güzel bir şehrin, nehir kıyısındaki Arts&Science Center yerine gidip çirkin limanında yapılması, yarışı daha da zevksiz kıldı. Zaten herkes buradan olabildiğince çabuk gitmek istiyor. Yerine en büyük aday da Roma GP'si.

Bahreyn:
Ortadoğu'daki ilk F1 yarışının evsahibi Bahreyn, aslında belki de bu sezona kadar sessiz sedasız, şikayetsiz koşuluyordu. Evet, hiç bir zaman çok zevkli yarışlar çıkarmadı ama tesisleri çok modern, hizmeti iyi, gerektiğinde kış testlerine de ev sahipliği yapmasıyla iş görüyordu. Ne olduysa bu sene oldu.

Daha sezon başlamadan, ilk yarış özelliğini parayı bastırıp satın alan Bahreyn, sırf benim değil bir çok yarışseverin antipatisini kazanmış oldu. Avustralya, demek ki bizimle bile enteresan bir bağ kurmuş. 2006'da da takvimin ilk yarışı olmuştu Bahreyn ama bunun sebebi Avustralya'daki Commonwealth Games idi. Bu sefer sezon açılışı yeri, tam anlamıyla satın alınmıştı (aynen Abu Dhabi'nin sezon finali yerini Interlagos'un elinden çalması gibi).

Zaten bizi üzen bu gelişmeden sonra, Bahreyn yetkililerinin piste yeni bir bölüm eklemesi ile ikinci şaşkınlığı yaşadık. Bu bölüm, sıfırdan yaratılan, virajlı ve kısa zamanda yapılmanın da etkisiyle oldukça tümsekliydi. Pilotların çok sıkıntı çektiği, herkesin bir o yana bir bu yana sallandığı bir bölüm oldu 5. ve 6. virajlar.

Burada Bahreyn'in şanssızlığı da, çok büyük beklentilerle başlayan sezonda yarışların sıkıcı geçeceğinin ilk göstergesi olmasıydı aslında. Muhtemelen sezon içinde yeni kurallardan dolayı bir çok sıkıcı haftasonu geçirecekken, bunların ilkinin Bahreyn'e denk gelmesi, artık F1severler arasında Shakir pistinin kötü bir imajla yer almasını sağladı.

Yakında, takvime dahil olmaya aday pistler hakkında da bir seri yaparız. Bunu da buraya not düşmüş olalım.

31 Mart 2010

Geçmiş Zaman Amerikan Pistleri

"NASCAR beyinli Amerikalılar Formula 1'de ne yapabilir ki?" sorusunu soran bizim jenerasyonun, USF1'ın yarışlardan çekilmesiyle, bu cevabı alması hayal oldu. Onunla da kalmadı, bir çok başka takımın çok daha iyi doldurabileceği 13. takım yerini heba etti Peter Windsor ve Ken Anderson.

Artık bu saatten sonra yapabileceğimiz bir şey yok, Ingiliz Formula 1 medyası Amerikalılarla dalgasını geçti geçecektir de. Biz yine de Amerikalılar'ı iyi hatırlamaya çalışalım. Hazır bu postta özlediğimiz pistleri yazmışız, bari özlediğimiz Amerikan pistlerini de yazalım da Formula 1 tarihindeki başarılı Amerikan etkilerini de hatırlamış olalım. (F1'e dönmesini istediğim, Amerika dışındaki diğer pistler için buradan yakın, keyiflenin).

Indianapolis:
En yakın tarihteki Amerikan yarışıydı, çoğumuzun da hatırladığına inanıyorum. Yarışlar da kendini hatırlatıyor açıkçası. 2005'te Ralf Schumacher'in yaptığı kaza sonrası Michelin lastikli takımların yarışmasına izin verilmemiş ve katılan 6 pilot da puan almıştı. Hatta Portekizli Thiago Monteiro, Ferrari'lerin ardından podyuma çıkmıştı Jordan adına. Bunun dışında 2001 yarışında, 11 Eylül olaylarının hemen ardından, araçların özel tasarımlarla yarışması (siyah burunlu ve sponsorsuz Ferrari ilk akla gelen) da var. Ayrıca her pilotun, drag yaratmak için önünde takım arkadaşı ile sıralama turları atması da cabası. Schumacher ile Barrichello, 2002 yarışında çizgiyi beraber geçmeye çalışırlarken 2. olması gereken Brezilyalı, 0.011 saniye ile Alman'ı geçmiş bulunmuştu.

Anlayacağınız buradaki hemen herşey Ferrari etrafında dönüyordu. Zaten 2001'de Hakkinen'in (ki bu, O'nun son yarış galibiyetiydi) ve 2007'de Hamilton'ın kazandıkları dışında Ferrari'den başka bu yarışı kazanan olmadı. Ben de olsam ben de severim böyle pisti. Şimdi de takvime geri istiyorlar. Ama bu sefer sebep tamamen duygusal. Formula 1, çok güzel bir reklam mecrası ama Ferrari'nin en büyük pazarı ABD'de yarış yok. Ama F1, ABD'ye dönse bile yarışlar Indy'de olur mu orası muallak. Zira Bernie, New York GP'si için bastırıyor.

Watkins Glen
New York demişken, The Glen'i kim unutabilir? Indianapolis'teki 8 yarıştan önce, uzun süre Amerikan Grand Prix'si olabilen ve bir tarzı olan tek pist New York'taki Watkins Glen idi. 20 yıl aralıksız F1'e evsahipliği yapan pist, 60lar ve 70lerde pilotlar arasında da oldukça popüler ve sevilen bir pist idi. Işin ilginci Amerikalılar da baya seviyorlardı burayı. Tabi o yıllar, Amerikalı pilotların da daha başarılı olduğu yıllardı. Örneğin Phil Hill, Watkins Glen'in ilk yılı olan 1961'de son şampiyon ünvanını taşıyordu. Ne var ki, bir önceki yarış Monza 61'de takım arkadaşı Wolfgang Von Trips, kaza yapıp seyircilerin arasına dalmış, kendisi ve 14 seyirci de hayatını kaybetmişti. O yüzden Ferrari, ilk Watkins Glen'de yarışmadı ve Amerikalılar da kahramanları Hill'i görememiş oldu.

1971'de ciddi dğeişiklikler oldu The Glen'de. Önceleri Monza tarzı, az virajlı bir pist karakteri varken, daha sonra arka düzlüğe şikan eklenerek ve pisti ciddi şekilde uzatan hızlı virajlı bir bölüm yaratılarak bambaşka bir hal aldı. Bunun sebeplerinden biri, yere yapışıp gittikçe hızlanan F1 araçlarını biraz olsun yavaşlatmaktı. Ama maalesef Watkins Glen de zamana yenik düştü ve güvenlik önlemleri sorgulanmaya başladı. Özellikle de François Cevert'in hayatını kaybettiği 1973'teki kaza, sıkıntıları ortaya dökmüştü. Daha sonra borcunu ödeyemeyen pist, 80'lere girilirken Formula 1 ile vedalaştı.

Bir düşünün, New York'ta bir F1 yarışı. Sokaklarında değil tabi ki, Watkins Glen'de. Ilgiyi, enerjiyi tahmin bile edemiyorum. Eğer F1, ABD'ye dönerse, benim adayım The Glen'dir.

Detroit
Ford'un şehri Detroit, ABD, Formula 1'deki en şaşaalı zamanlarını yaşarken ülkedeki 3 yarıştan biriydi. Kısacası Formula 1, orta uzunlukta bir Amerika turnesine çıkıyormuş o zamanlar. Bu dar sokak pisti de, özellikle bol kazalı ve az aracın bitirebildiği yarışlara ev sahipliği yapıyordu. Ilk yarışı John Watson kazandığında 17.likten başlamış ve o zamanın en arkadan başlayıp yarış kazanma rekorunu, yarış dışı kalanların çokluğu sayesinde kırmıştı.

Ertesi sene, pistin arka düzlüğüne, onu dik kesen ufak bir bölüm eklenmiş ve hızlar düşürülmüştü. Bu versiyonun ilk yarışını 83 yılında Alboreto kazanırken, Detroit'in fatihi daha sonra kendisini gösterecekti. Ayrton Senna, burada 3ü arka arkaya olmak üzere 4 yarış kazandığı yıllarda Detroit, artık takvimdeki tek Amerikan pisti olacaktı. Gittikçe düşen izleyici sayıları, pisti döndürmenin ekonomik zorlukları ile birleşince Ford Diyarı, takvimdeki yerini 1989 yılında Phoenix'e kaptırdı.

Caesars Palace
Aslında Caesars Palace'ın bu listede olması enteresan. Ama bakınca, Caesars Palace'ın F1 takvimine girmiş olması daha da enteresan. Bir kumarhanenin otoparkının Formula 1 pistine döndürülmesi aslında bu yarış. Şekline bakacak olursanız, etrafta bulabileceğiniz, her metrekarelik alanı kullanmak için kasılan karting pistlerinin sadece daha uzun hali. 5 tane 180 derecelik dönüşü ve 4 parçalı tek düzlüğü ile, artık görmeye alışmadığımız bir şekil gerçekten. O zamanlarda pilotların özellikle sıcaklıktan şikayet etmesi, insanların F1 izlemek yerine kumar oynaması gibi sebeplerle sadece iki yarış düzenlenebilmiş burada. Ama şimdiki Malezya, Bahreyn, Abu Dhabi gibi yarışlara bakınca, insanın Las Vegas'ın sıcağı hakkında soru işaretleri oluşuyor kafasında. Bu listede bulunması da tamamen bu "şansını zorlayıp enteresan bir şekilde takvime girmesi" sebebiyle. Yoksa geri dönmesini istemiyorum.

Long Beach
Güneş, sahil, kızlar ve Formula 1. Kaliforniya'da 8 sene yapılan bu yarış, organizatör Chris Pook'un Batılı Monaco hayalinin sonucuydu. Ve neredeyse de oluyordu. Clay Regazzoni, buradaki ilk yarışı Ferrari adına kazanmış olsa da ilk sene, beklenilen kadar seyirci çekememişti. Hem Regazzoni'nin hem de pistin kaderi değişmeye hazırdı. 1976'daki ilk yarış, James Hunt-Susy ve yeni sevgilisi Richard Burton arasındaki magazinsel haberlerle daha çok anılsa da ertesi sene, yerel kahraman Mario Andretti yarışı kazanınca, gelen seyirci sayısı da tırmanma eğilimi göstermeye başlamıştı. Regazzoni'nin kaderi ise 1980 Long Beach yarışında yaptığı kaza sonrası felç kalmasıydı.

1983 yarışından sonra, çok enteresan bir şey oldu: Yarış organizatörleri ile Bernie, para konusunda anlaşamadı! Ve Bernie, bir daha arabacıklarını Long Beach'e getirmedi. Bu eşi benzeri görülmemiş, hala görülmeyen ve ileride de hiç görülmeyecek olay, maalesef çok güzel bir sokak yarışını biz F1 hayranlarından çalmış oldu.

Peki bu kadar yarış yapıldı Amerika'da ama, hiç mi başarısız olan olmadı diye sorar insan. 1989-1990-1991 yarışlarının yapıldığı Phoenix'de, yerel devekuşu yarışları, Formula 1'den daha fazla ilgi çekince yarışlar buradan alınmış! Bu insanlara galiba NASCAR müstehak!

17 Şubat 2010

F1'e Dönmesini Istediğim 5 Pist

Mastürbatif bir şekilde kendini "pinnacle of motorsports" olarak açıklar F1 camiası. Haksız da sayılmazlar. Ama sorarlar o zaman, niye senelerdir yarışları daha heyecanlı hale getirmeye çalışırsınız? Demek ki bir yerlerde bir şeyler eksik.

Genelde Formula 1'in sorunu, geçişlerin azlığı denilerek geçiştirilir. Ama galiba Imola 94'ten beri bazı şeyler değişti. Güvenlik bakımından geliştirilmesi gereken çok şey vardı, ama bunları Formula 1 tarihini hiçe sayarak yapmak doğru muydu, başka yollar bulunur muydu? Geçen geçmiş zaten, ama dönüp tarihin yazıldığı o efsane pistlere bakmadan olmaz. Neyse ki Spa ve Montreal geri döndü de bu listede değiller artık.

Adeleide:
Adeleide ile ilgili kafamdaki ilk anı, Formula 1'in piste son kez uğradığı 1995 yılına ait. Damon Hill'in, ikinci olan Panis'e iki tur fark atması, o an bana ne kadar inanılmaz gözüküyorsa, şu an hala o kadar inanılmaz gözüküyor. Düşününce zaten, eski yarışlarda yarışdışı kalmalar çok daha fazlaydı, o yüzden sürprizler daha çok olurdu.

Adeleide, kendine özgü karakterlerini çok bariz bir şekilde gösteren bir pistti. Fazlasıyla keskin hatta 90 derecelik dönüşleri bol olan şekli, yarışın bir doğal park içinde yapılmasından dolayı aslında. Bununla beraber, yağmurları ile de akıllarda kalmış bir yer burası. Özellikle 1991'de, 14 turun ardından kırmızı bayrak ile durdurulan yarış, Formula 1 tarihinin en kısa yarışı hala. Kırmızı bayrakların sebebi ise yağmur.

1993, 1994 ve 1995 Adeleide yarışları ise hafızalarda hala taze. 93 sezonunun son yarışı, Alain Prost'un şampiyon olarak pistlere veda ettiği yarış. Yarışı kazanan ezeli rakibi Senna ise, Prost'un emekli olmasıyla önünün açıldığını düşünmüştür muhtemelen. Ama bu yarış galibiyeti, tarih sayfalarına Senna'nın son galibiyeti olarak geçti. 94 Adeleide'in iki aktörü ise Hill ve Schumacher'di. 1 puanla şampiyon olanlar yazısında değinmiştik bu yarışa uzun uzun, tekrarlamanın alemi yok. 95'te ise Hill, yukarıda anlattığım gibi 2 tur farkla kazanırken, asıl akıllarda kalan, Mika Hakkinen'in antremanlarda yaptığı kaza olacaktı. Jones Düzlüğü ile Brabham Düzlüğü arasındaki süper hızlı Brewery virajında aracının kontrolünü kaybeden Flying Fin, gerçek anlamda havalanarak bariyerlere bindirmiş ve hayatını kurtarmak için görevlilerin, Hakkinen'e pist üzerinde acil trakeostomi uygulaması gerekmişti.

Avustralya GP'si, 1996'dan itibaren Melbourne'de, genelde sezonun ilk yarışı olarak, yapılıyor. Onu da seviyoruz ama Adeleide'i de hasretle anıyoruz. Modern güvenlik talimatları, bu hasretin bitmesini neredeyse imkansız kılıyor.

Fuji Speedway:
Aslında NASCAR'ın Japon versiyonu yapılması için niyetlenilen pist, yıllar boyunca şahane Japonya GP'lerine ev sahipliği yapmıştı. Yakın bir tarihe kadar F1 takvimindeydi de. Ama 2009'dan itibaren yerini Japonya'nın diğer medari iftiharı Suzuka'ya kaptırmış durumda. Bana kalsa ikisini de takvime koyarım ama Suzuka Honda'nın, Fuji Toyota'nın olunca, Japonlar için F1 yarışının hangi pistte yapılacağı farklı boyutta bir tartışma oluyor.

Adeleide gibi Suzuka'nın da en belirgin özelliklerinden biri yağan yağmurları. Mistik Fuji Dağı'nın eteklerindeki pistte, fazlasıyla yarış yağmurdan etkilenmiş ve sonuçları değişmişti. Bunların muhtemelen en dramatiği, televizyondan canlı yayınlanan ilk Formula 1 yarışı da olan 1976 Fuji yarışıydı. Niki Lauda'nın, yarışılamayacak kadar tehlikeli bulduğu yarışı 5. bitiren James Hunt, kariyerinin ilk ve tek şampiyonluğuna, gök yarılmışçasına yağan yağmur altında erişecekti.

2007'de şampiyonluğu endirekt etkileyecekti Fuji. Yine göz gözü görmeyen şekilde yağan yağmurda koşulan yarışta Alonso, lider giderken kaza yapıp yarışdışı kalacaktı. Hamilton yarışı kazanırken Raikkonen, David Coulthard'a ilk virajın dışından inanılmaz bir hamle yapıp geçecek ve sene sonunda tek puanla şampiyon olmasının ilk adımını atmış olacaktı.

Ilk versiyonundaki eğik duvarı hala duran ama kullanılmayan, pistin uzak köşesindeki hızlı bölümü zor bir şikan ile yavaşlatılan ve 1.5 kilometrelik start-finiş düzlüğü ile akıllara ziyan bu pist için Toyota yetkililerine sesleniyorum: Takımı çektiniz, bari pisti geri verin!

Montjuic Park:
Bundan bir kaç sene önce, her tarafı park olan ve içinde bir de Joan Miro müzesi barındıran bu tepeyi yürürken, o yollarda bir zamanlar Formula 1 yarışı yapıldığını bilmiyordum. Şimdi biliyorum ve geri dönmesini çok istiyorum. Virajlı yokuş aşağı kısmı ve öncesindeki hızlı tırmanışı ile, modern F1 pistlerinde görmediğimiz bir karakter sergiliyor aslında Montjuic. Aynı zamanda Barcelona'nın da tam içinde.

Ama Montjuic'in park statüsü ve yer sorunu, o günkü güvenlik sorunlarının hiç bir şekilde iyileştirilmesine imkan vermediği için bu pistin takvime dönmesi imkansız gibi. Biz o zaman geriye dönelim ve eski yarışları analım. Madrid'deki Jamara ile Ispanya GP'sini paylaşan Montjuic'in efsanesi Jackie Stewart'tı. 69'daki ilk yarışı Chris Amon, Graham Hill ve Jochen Rindt'in önünde bitirirken, 71'deki ikincisinde kurbanı Jacky Icxx idi. Iki sene sonranın galibi ise Fittipaldi'ydi. Güvenlik sorunlarından dolayı Montjuic için zaman daralıyordu aslında, ama 1975'te olanlar, bu yarışı takvimden final şekilde çıkardı. Rolf Stommelen pistten çıktığında 15 seyirci ve kendisi hayatını kaybediyordu. Formula 1 de bir daha Montjuic'e dönmüyordu.

Imola
Şu anda Ferrari'nin ev sahibi olduğu yarış Monza sayılır ama eskiden tifosilerin asıl mekanı Imola idi. Çünkü bir aralar San Marino GP'sinin koşulduğu yer ile Maranello arası sadece 80 km. Hatta pistin asıl ismi Autodromo Enzo e Dino Ferrari.

Imola'nın en belirgin karakteri, Monza gibi uzun ve hızlı bir pist olmasıydı. Özellikle Tamburello ve Villenuve virajları, uzun düzlükler arasında hafif açılı olmaları ile çok tehlikeliydiler. Zaten Formula 1'deki güvenlik devrimi de 1994 San Marino GP'sinden sonra yaşandı. Daha cuma gününden kötü başlamıştı haftasonu. O zamanların genç pilotu Barrichello, bir kerb'den hızlı geçince havalanmış ve bariyerlere konmuştu. Kaza sırasında bilinci kapanan Rubinho, hala olayı hatırlamıyor. Cumartesi ise Avusturyalı Roland Ratzenberg, Villenueve virajında kafadan duvara girince olay yerinde hayatını kaybetmişti. Ayrton Senna pol pozisyonunu kazanmış olsa da Ratzenberg'in kazasından çok etkilenmişti ve bunu bir şekilde göstermek istiyordu. Pazar günü Tamburello'da kaza yapıp direksiyon mili göğsünü deldikten sonra, görevliler ağır yaralı Senna'yı araçtan çıkarırken, koltuğunun altında Avusturya bayrağı bulmuşlardı. Kazansaydı, Roland'ın anısına onu gösterecekti. Onun yerine, ertesi yarış Monaco'da yanyana Avusturya ve Brezilya bayrakları vardı gridin başında.

Bu olaydan sonra Imola, Formula 1'in kendisi gibi, bir daha eskisi gibi olmayacaktı. Hem Tamburello hem de Villenueve virajlarına şikanlar eklenmişti. Bu haliyle 2006'ya kadar San Marino GP'sine ev sahipliği yapmaya devam etti pist. Ama takvimde bulunması, fasilitelerin yıkık dökük halinden çok, Ferrari'nin politik gücü sayesindeydi. Ama 2007 civarında, pitlerin ve binaların hali o kadar harabeydi ki Ferrari bile bir şey diyemedi Imola'nın takvime alınmamasına.

Nürburgring Nordschleife:
Pistler, kullanıldıkça doğal olarak eskir. Devamlı gelişen güvenlik kurallarına göre yenilenmeleri, kendilerini geliştirmeleri gerekir. Geliştiremeyenler de gider. Yukarıdakilerin hepsinin de kaderi böyle olmuştur. Nürburgring'in de kaderi değişik değil belki. Ama bu efsane pist, hiç bir zaman devrilmedi bir bakıma. Diğer pistler eskiyip sephia rengine bürünürken Nürburgring, hala dünyadaki bütün pistlere yukarıdan bakmaya, alevli gözleri ile pilotları uzaktan korkutmaya devam eder. Start-finiş düzlüğünde motorların piste meydan okuyan yırtıcı sesleri değil, pistin pilotlara meydan okuyan Wagner tarzı klasik müzikleri duyulur. Nürburgring pistinin kuzey konfigürasyonu, Nordschleife, ölmedi, kalbimizde yaşıyor.

23 kilometrelik Nordschleife, bir çok karakteristiği bünyesinde barındırıyor. Uzunluğu, bitmek bilmeyen virajları, iki tarafındaki ormanları, darlığı, kaçış alanlarının azlığı ve ufuklara uzanan arka düzlüğü ile başka hiç bir pist ile kıyas kabul etmez Jackie Stewart'ın Yeşil Cehennem dediği pist. Ama o cehennemi yeşilden çok alev kırmızısı şeklinde yaşayan, tarihte pisti 7 dakikanın altında bitirebilen tek kişi olan Niki Lauda olmuştu. Bücür Avusturyalı, 1976'daki yarışın ikinci turunda, full depo ile yoldan çıkıp neredeyse tamamen yandığından beri, şu anki (itiraf edelim) çirkin halinde.

Gittikçe kısalan, tribünler eklenen ve televizyon yayınına uygun pistlerin Formula 1 takvimini domine etmeye başladığı yıllarda Nürburgring için de yolun sonuna geliniyordu. Etrafındaki dağlardan ve ormanlardan dolayı pisti değiştirmek neredeyse imkansızdı. Niki Lauda'nın kazasından hemen sonra pist kapatılmış ve yeni bir Nürburgring yaratılmaya başlanmıştı. Şu anda da Nordschleife'nin yakınında, yepyeni modern bir pistte iki yılda bir Almanya GP'si koşuluyor. Ama bu dev, hala hayranlarına hizmet ediyor. Yolunuz düşerse aracınızla girebilir ve virajlarında o eski rüzgarları yakalayabilirsiniz.

Related Posts with Thumbnails