tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2010

F1'in Efsanevi 10 Virajı

Türkiye GP'si yaklaştıkça hepimizde heyecan artıyor tabi ki. F1.com'da 8. virajımız övülürken aklıma, daha önceki blogum Ezeli Ebedi'de 26 Ağustos 2009 tarihinde yayınladığım bir yazı geldi: F1'in Efsanevi 10 virajı. Sizlerle de tekrar paylaşmak istedim. Umarım hoşunuza gider.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haftasonu malumunuz Valencia GP'si vardı. Barrichello'nun kazanması ve Mclaren'in pit stop rezaleti dışında inanılmaz bayık geçen yarış sırasında blog yazarınız kollarını kavuşturup uyudu maalesef. Valencia'dan önceki yarış da Macaristan GP'siydi. Hala takvimde olmasını sadece pist girişindeki Bernie Ecclestone heykeline bağlayabildiğim bu sıkıcı ve eski pistte de pek enteresan bir yarış olmamıştı, Hamilton'ın bu seneki ilk yarışını kazanması dışında. Tabi Massa olayını saymıyorum.

Ama ey F1 sever, gönlünü rahat tut. Çünkü sezonun bundan sonraki yarışları birbirinden güzel, tarihi ve enteresan yarışlar. Hele de bu hafta sonu koşulacak Spa-Francorchamps ve bir sonraki Monza pistleri.

Spa'yı Spa yapan şey, hızlı ve akıcı bir pist olması dışında turun başındaki Eau Rouge virajıdır. Her sene bütün pilotlar bir över, sever, methiyeler düzer. Işbu blog da buradan yola çıkarak, bir süredir ertelediği "F1'in Efsane 10 Virajı" yazısını yazmaya karar verdi. Buyrun boyunkıran, lastik patlatan, araç zıplatan, yürek hoplatan listemize:
1) Eau Rouge: Madem buradan ilham aldık buradan başlayalım. Belçika'nın Spa-Francorchamps pistinde aslında zaten bir çok ünlü viraj vardır, bir de artık aramızda olmayan Bus Stop Şikanı var ama onu sayamıyoruz. Yine de Eau Rouge hem bu pistin, hem de büyük ihtimalle bütün takvimin en heyecan verici virajı. Bir "drivers' favorite". Ilk viraj hengamesinden kurtulan pilotlar son gaz buraya geliyor, önce hafif sol, sonra da sağa doğru göğe fırlıyorlar deyim yerindeyse. Ciddi bir yokuş yukarı bu viraj, bir sürü pilot burayı çıkarken sadece gökyüzünü gördüklerini söylüyor ki 300 km ile giderken gökyüzünü görmek cennet kadar mükemmel veya cehennem kadar korkunç olabilir. Buraya flat-out çıkmak da tur zamanı için elzem. Ingilizce'den chicken translate yaparsak erkekleri oğlanlardan ayıran bu viraj/pist, aynı zamanda Schumacher'in ilk yarışını da kazandığı yer.

2) Curva Parabolica: Monza, Ferrari'nin ve onların fanları tifosilerin evi olmasıyla, çok çok hızlı (ve neredeyse virajsız) bir pist olmasıyla ve son virajı Parabolica ile bilinir. Ascari virajından buraya kadar tam gaz gelirsiniz, o zamana kadar yaptığınız mükemmel turu aynı şekilde bitirmek için bir Parabolica yeter. Ama işte sorun da orada. Bu uzun, 180 derecelik sağa virajın kilidi, onu doğru çizgide dönebilmek. Aslında tam bir bilgisayar oynu virajı, önce gazdan çok dönüşe abanırsın, sonralarında dönüşten çok gaza. Burayı iyi döndün mü tifosilerin sağır edici kornalarının arasında tam bir victory lap çıkarmış olabilirsin. Geçen sene Sebastian Vettel'in vaftiz edildiği yer diyelim buraya.

3) Melbourne Ilk Viraj: Biraz duygusal bir seçim aslında. Bütün yaz 4 gözle sezonun başlamasını bekleyen bizleri sabahın dik köründe televizyon karşısına diker Melbourne GP. Hani okula ilk başladığın gün, bahçede arkadaşlarla konuşmak gibi biraz. Ve bu pistin, seneler boyu ne kazalar görmüş ilk virajı. Kim çıkacak kim çıkamayacak diye iddiaya bile giriliyor. Ayrıca yukarıdaki resmi de akıllara kazıyan virajdır burası. Avustralya'nın bundan önceki pisti Adeledie'in iki uzun düzlük arasındaki virajını da unutmamak lazım. Hakkinen, o virajda ölümden dönmüştü 1995'te.

4) Istanbul 8. Viraj: Bakmayın Türk olduğumuza, bu viraj cidden F1 efsanelerinden biri oldu şimdiden. Sola doğru 4 tane virajı birleştiren ve 4 tane apex'i olan bu viraj, gerçekten pilotları ciddi zorluyor. Hamilton'ın 2 sene önce sağ ön lastiğinin patlaması, özellikle bu virajda oraya binen yüklerden dolayı. Zorluğu sırf lastiklere de değil, genelde sağ virajların domine ettiği F1'de boyunları en zorlayan sol viraj burası. Ayrıca 4 viraj boyunca da yarış çizgisini takip etmek ve flat-out gidebilmek yarım saniye kazandırır, yapılmazsa da kaybettirebilir. Hermann Tilke'nin elinden çıkan bu virajımız ile ne kadar övünsek az.
5) Maggots-Becketts-Chapel: Yarışların ana vatanı Ingiltere'de bundan sonra yarış olup olmayacağı veya nerede olacağı büyük bir tartışma konusu. Ama şu ana kadar Ingiltere GP'sine ev sahipliği yapan Silverstone'un ne kadar güzel bir pist olduğunu değiştirmez bunlar. Hele de turun başındaki Maggots-Becketts-Chapel bölümü. 250-290 km hızla sol-sağ-sol-sağ-sol formasyonunda devam ederken eğer araç içi kameradan izliyorsanız insanı aptal eden bir komplekstir burası. Işin en büyük sıkıntısı, bu kadar yüksek hızlarda alınırken ideal yarış çizgisinden çıkmak ya çok ciddi zaman ve hız kaybına ya bir çimen yolculuğuna ya da yarış dışı kalmanıza sebep verir. Rollercoaster'dan Horror Train'e dönüşebilir.
6) Wall of Champions: Kişisel favorilerimden burası. Ayrıca listemizde ad verilmeyen, adını kendi alan tek viraj. Şu an takvimde bulunmaması çok üzücü olan Montreal yarışının en son virajı, upuzun bir düzlüğün sonundaki fren katili. Maksimum sürat ile gelinen sağ-sol kombinasyonu, start-finiş düzlüğünün sağ duvarına santimetreler kala bitiyor ve yeni bir tura başlamaya yelken (veya gaz) açıyor pilotlar. Tabi Şampiyonlar Duvarı'nı geçebilenler. Hikaye süper: 1999 Kanada GP'sinde o sıralar yarışan eski Dünya Şampiyonları'nın hepsi (Damon Hill, Jacques Villeneuve ve Michael Schumacher) bu duvara çarpıp yarışdışı kalıyorlar. O günden bugüne oranın adı Şampiyonlar Duvarı. Curse of the Black Pearl gibi, şampiyonların uzak durması gereken bir mekan.

7) S do Senna: Listeye giren S virajları üçlemesinin ilki. Brezilya GP'sinin ilk virajı, adını çok doğal olarak Brezilyalı efsane pilot Ayrton Senna'dan alıyor. Interlagos, bizim pist gibi, saat yönünün tersine olan nadir pistlerden. Ve yine bizim gibi, sola doğru yokuş aşağı bir viraj ile başlıyor. Yarış içinde pilotlar, Indy pistleri gibi uzun, dönen ve yana doğru açılı son virajdan başlayarak burada Senna S'e ciddi hızlarla geliyorlar ve yarış içinde geçiş için en uygun yerlerden biri. Brezilya GP'si senenin genelde son yarışı olduğundan dolayı da heyecanı çok. O yüzden Senna S'e doğru yakın gelen iki pilot, ciddi kalp ritm yüksekliği yapan bir yerdir. Belki listedeki diğer virajlar kadar zaman kazandırmak veya kaybettirmez ama burası direk pozisyon kazandırır veya kaybettirir. Adı da ayrı bir sempati öğesi zaten. Buranın unutulmaz anlardan biri de 2001'de Juan Pablo Montoya'nın gözünü karartıp Michael Schumacher'in iç tarafına dalmasıdır hatta. Büyük Ayrton'u da buradan anmış olalım.
8) Fuji S Curves: S üçlemesinin ikincisi Japonya Fuji'den geliyor. Uzun ve sağa doğru giden ilk virajın sonundan lunaparkın da gözüktüğü Dunlop'a kadar uzanan bir yokuş aslında burası. Gran Turismo oynayan arkadaşlar buradan eminim çok çekmişlerdir. Hem yokuş yukarı hem 3 viraj olduğu için fren burada bir opsiyon değil. O yüzden gaz pedalını kral gibi kullanan burada uzayıp gidiyor. Kerbleri kullanmak da burayı hızlı geçmenin önemli bir noktası. Çok fazla aksiyon olmaz belki ama, motor zorlayıcı bir virajdır burası. Zor Fuji pistinin en sessiz ama iyi bir tur zamanı için en önemli virajlarından.
9) Castrol S: Üçlemenin sonuncusu Nürburgring'den. Niki Lauda'nın yandığı pist olarak ün yapan (ve o yarıştan sonra kapanan) aynı adlı efsane pistin günümüz versiyonu burası. Gran Turismo'da ilk defa oynamıştım eski versiyonunu, bitmek bilmeyen virajları, darlığı, kaçış alanı olmaması ve carousel'leri ile çok ciddi bir sabır ve dayanıklılık testiydi pistin eski versiyonu. Yenisi aslında bi boka da benzemiyor itiraf etmek gerekirse. Bir tek ilk viraj kompleksi hariç. Start-finişin sonunda yol bir anda sağa düşüyor resmen, yaklaşık 160 derece. Öyle bir dönüş ki devasa genişlikteki bu virajda hep birileri yoldan çıkıyor. Buraya tam giremeyen, 2. ve 3. virajlarda arkasındakiler tarafından çok pis avlanır ayrıca. Bir de yokuş aşağı frenlemesi var ki onu Kimi Raikkonen iyi bilir. 2005'te Alonso'nun önünde lider giderken son turun başlangıcında, patlamak üzere olan lastiği bu virajda patlamıştı ve şampiyonluk yarışında galibiyeti en yakın rakibine hediye etmişti.
10) Monaco: Buraya bir imtiyazlık vermemek doğru olmazdı. Formula 1 tarihinin baştacı pistte hangi viraj efsane değil ki? St Devote ile başlayan ve sırasıyla Massenet, Casino, Mirabeau, Hairpin, Portier, tünel çıkışındaki Chicanne, Tabac, Piscinne ve La Rascasse derken Anthony Noghes ile biten bir pist burası. Neresine ayrı bir önem vereyim, neresiyle ilgili hangi anıyı yazabilirim. Koskoca bir tarih yatıyor burada. En iyisi mi siz gidin f1.com adresine, oradan videolar bölümüne girip on-board kameralarından burayı izleyin. Tek bir tur izlerken kusuyordum, o adamlar 70 tur arka arkaya atıyor. Respect bro!

Eğer buraya kadar okuduysanız, size açık ve net teşekkür ediyorum. Virajları herhangi bir sıraya koymadım, hepsi birbirinden güzel ve özel. Bundan sonra Formula 1 ile ilgili yapmamı istediğiniz başka listeler varsa onları da yaparım, siz yorum bölümüne ekleyin. Haftasonu Spa'da görüşmek üzere.

26 Mayıs 2010

Monaco'nun Küçük Prensleri: Part 2, Modern Era


Monaco 1982'yi Ricardo Patrese kazandıktan sonra, şampiyon olamayan pilotlar için kabus gibi bir dönem başladı. Keke Rosberg'in ardından Prost ve Senna, ardından da Schumacher, üstünlüklerini hem Krallık'ın sokaklarında, hem de şampiyonluk yarışlarında kanıtladılar. Ta ki hiç beklenmeyen biri, bu 14 yıllık hasreti dindirene kadar. Sırada F1'in modern çağında Monaco'yu kazanıp şampiyon olamayanlar var:

Olivier Panis: Trintignant ve Beltoise gibi Olivier Panis de kariyerinin tek galibiyetini Monaco'da alacaktı. 1996 yarışına 14.lükten başlayan Fransız, yağmurlu Monaco sokaklarında önündeki kazaların ve Irvine'ı geçişinin sayesinde mucizevi sayılabilecek bir galibiyet elde etti. Bu arada 3 aracın yarışı bitirebilmesiyle, herkesin podyuma çıktığını da buraya not edelim. 2004'e kadar yarışan Panis'in, kariyerinde başka bir başarısı olmasa da, en azından soyadıyla dalga geçenlere gösterebileceği bir Monaco kupası var.

David Coulthard: Kare çeneli Ingiliz'in kaderi, genel olarak Rubens Barrichello ile fazla benzerlik gösterir. Hep ikinci adamlık, uzun partnerlikler ve bir türlü gerçekleşmeyen potansiyeller. Belki de aralarındaki en büyük fark, DC'nin iki kez Monaco kazanmış olması ve Rubens'in buna karşılık verememesi. Hem 2000 hem 2002 yarışını kazanarak modern çağda birden fazla Monaco kazanıp şampiyon olamayan tek kişi olan DC, Red Bull'a ilk podyumlarını 2006 Monaco'da getirerek hem kazanmak kadar büyük bir iş yapmıştı hem de takım patronu Christian Horner'ın Superman peleriniyle havuza atlamasını sağlamıştı.

Juan Pablo Montoya: 1980'lerin başı gibi 2002-2003-2004 sezonları da şampiyon olamayanlar için keyifli zamanlardı. 2002'de DC'nin galibiyetinden sonra, 2003'te çılgın Kolombiyalı JPM, Monaco sokaklarında bir Williams zaferi yaşamıştı. Hem de o senenin iki şampiyonluk adayı Raikkonen ve Schumacher'in önünde. O sezonun geri kalanı JPM için iyi gitmemiş ve sezonun ortasında 2005 için Mclaren ile anlaştığını açıklamıştı. Deli diye boşuna demiyorlar.

Jarno Trulli: Renault'nun yıldız pilotu Alonso'dan beklenen Monaco galibiyeti, 2004 yılında Jarno Trulli tarafından gelmişti. Her zaman sıralama turlarında coşan ama bir türlü bunu yarış galibiyetine çeviremeyen Trulli'nin, geçişin çok zor olduğu ve sıralamanın neredeyse yarış sonucunu belirlediği Monaco'da kariyerinin tek zaferini alması ise aslında beklenen bir şeydi. Yani Trulli, bir galibiyet alacaksa bu, Monaco'da olmalıydı. Tabi burada, güvenlik aracı periyodu sırasında Schumacher'e arkadan koyan JPM'in payı da yok değil. Eğer bu yarışı Trulli değil de Schumacher kazansaydı, sezonun ilk 13 yarışını arka arkaya kazanarak ulaşılması imkansız bir rekor elde edecekti Alman. Bu yüzden de Jarno'ya teşekkür edilebilir sadece.

Trulli, şu an itibariyle Monaco kazanıp şampiyon olamayan son pilot. O günden beri kazanan Raikkonen, Alonso, Hamilton ve Button, aynı sene olmasa da kariyerlerini şampiyonluk ile süslemeyi başardılar. Bu sene kazanan Webber de henüz bu konuda günyüzü görebilmiş değil. Ama şu anda takım arkadaşı Vettel ile aynı puanda ve lider konumda. Sene sonunda hangi gruba gireceğini de beraber göreceğiz.

25 Mayıs 2010

Monaco'nun Küçük Prensleri: Part 1, Eskiler

Monaco GP'si, sırf F1'in değil, motorsporları dünyasının tamamının en önemli yarışlarından biridir her zaman. En klasik deyiş ile, dünyanın en önemli 3 motorsporları yarışından biridir, Le Mans 24 Saat ve Indy 500 ile beraber.

Ufak krallıkta yapılan bu yarış, her zaman büyük sürücülerin yarışı olarak da bilinir. Dünyanın en iyi sürücüleri, bu yarışı bir veya birden çok kez kazanmış, rüşdlerini ispat etmişlerdir. Fakat her zaman kazın ayağı böyle olmamış tabi. Bir de Monaco'yu kazanmasına rağmen şampiyon olamayan pilotlar var. Son kazanan Mark Webber'i saymıyoruz, ondan önce istatistikleri verelim: Monaco galipleri arasında 16 şampiyon, 13 şampiyonluk göremeyen pilot var. Şampiyon pilotlar toplamda 38 kez Prens ile el sıkışmışken, şampiyonluk göremeyenler bu şerefe sadece 17 kere nail olmuşlar. Monaco'nun en başarılı pilotu 5'i arka arkaya olmak üzere 6 galibiyet ile efsanevi Ayrton Senna, hemen arkasında 5'er galibiyet ile Graham Hill ve Schumacher var. Şampiyonluk yaşamadan en fazla Monaco zaferi tadan kişi ise 3 kere ile Stirling Moss.

Dar ve virajlı yollarda zafer tadan ama kariyerinde şampiyonluk görememiş pilotlara bakalım şimdi de:

Maurice Trintignant: 1955 ve 1958'deki yarışların galibi Fransız, şampiyonluk kazanamamasına rağmen birden çok Monaco zaferi olan 3 pilottan biri (diğer ikisi Stirling Moss ve David Coulthard) ve bunların arasındaki tek Ingiliz olmayanı. Hatta daha da ilginç bir istatistik, kariyer toplamındaki iki galibiyetin de Monaco'da gelmiş olması. Yarış kariyerinden sonra şarap üreticiliğine geçen Trintignant (Jarno Trulli'nin de aynı yolun yolcusu olduğunu hatırlatalım), daha sonra üzüm bağlarının olduğu yerin valisi de olmuş biri.

Stirling Moss: Muhtemelen şampiyon olamamış pilotlar arasındaki en başarılı kişi olan Moss, Monaco'yu 1956, 1960 ve 1961'de kazanarak bu ünvanını adeta pekiştirmiş. Sir Stirling'i bu kısa satırlarda anlatmak anlamsız, ama Monaco dışında Nürburgring, Pescara, Mille Miglia gibi çok uzun ve zorlu yarışlardaki üstünlüğünü, ralliyi de denemiş olmasını ve Goodwood'62 sırasında yaptığı kaza ile altı ay komada kaldığını not düşelim buralara.

Bruce Mclaren: Stirling Moss'un komada olduğu sırada bir başka efsanevi pilot Monaco'yu kazanacaktı, o da şu anki Mclaren takımını yaratan kişi, Yeni Zelandalı Bruce Mclaren'di. Jack Brabham tarafından keşfedilen genç, 1960 sezonunda onun arkasında 2. olacaktı. Can-Am serilerini de kendi ürettiği araçlarla domine eden, aynı zamanda Mclaren takımının ilk galibiyetini de kendi alan Mclaren, 32 yaşında Goodwood'da yaptığı kazada hayata çok erken veda etti.

Jean-Pierre Beltoise: Formula 1 kariyerinin hemen hemen tamamını Matra ile geçiren Fransız, bu kariyerdeki tek galibiyetini de yağmur altında koşulan Monaco'72 yarışında, ikinci olan Jacky Ickx hariç herkese tur bindirerek sansasyonel bir şekilde kazanmış. Ama bunu Matra'dan BRM'e geçtiği sezonda yapması da bir bakıma şanssızlık olmuş. Başka büyük bir başarı kazanmadan 1974'te emekliye ayrılan bir Fransız'ı, bir başka Fransız, Olivier Panis, 24 sene birebir kopyalayacak.

Ronnie Peterson: Monaco 1974'ü, F1'in en sevilen ve muhtemelen en hızlı pilotlarından Isveçli Ronnie Peterson'un kazanması kimse için sürpriz değildi tabi. Lotus'u ile dar sokaklarda zaferi elde eden Peterson, belki kariyerinde Prens ile bir kaç kez daha karşılabilirdi. Ama Monza 78'deki kazasının ardından kırılan bacağından bir kemik parçasının kanına karışması ile F1'in en dramatik vefatlarından biri onu, Bruce Mclaren gibi, fazlasıyla erken aramızdan ayırdı.

Patrick Depailler: Fransız pilotların Monaco'yu kazanıp şampiyonluk kazanamama alışkanlığının bir devamı Depailler. Kariyerindeki iki galibiyetin ilkini Tyrell ile Monaco'da alan Depailler, sene sonunda Ligier'e, 1980'de de Alfa Romeo'ya geçiş yaptı. Aynı sene de Nürburgring'de yaptığı antreman kazasında hayatını kaybetti.

Carlos Reutermann: F1'in modern çağından önce şampiyon olamayanların Monaco'daki son saltanatı, 1980'deki Reutermann galibiyeti ile başladı. Peterson'un ölümünden sonra Ferrari'den Lotus'a geçen Reutermann, oradan da Williams'a geçmiş ve o seneki tek galibiyetini Monaco'da almıştı. F1 kariyerinden sonra politikaya merak saran Arjantinli, en son 2011 seçimlerinde Arjantin devlet başkanlığına oynacağını açıkladı. Daha da ilginci, bir sürü insan başkan olabileceğini de iddia ediyor. Herkes Ari Vatanen gibi değil demek ki.

Gilles Villeneuve: Kanada'nın medari iftiharı Gilles de, listedeki bir sürü başka pilot gibi pistte hayatını (oldukça erkenden) kaybedenlerden. 1979 şampiyonluğunu takım emirleri ile Jody Scheckter'e verse de en azından 1981'de Monaco'yu kazanmıştı. Hem de çok güçlü ama yol tutuşu düşük ve sürmesi çok zor Ferrari'si ile. Sonradan oğlu Jacques, Monaco'yu kazanamasa da şampiyon olarak efsane soyada en büyük kupayı getirmiş oldu.

Ricardo Patrese: Barrichello'dan önce F1'de en çok yarışa başlayan isim olan Italyan pilotun ilk yarış galibiyeti, Monaco 82'de, fazlasıyla şanslı bir şekilde gelmişti. Ilk önce lider De Cesaris'in, ardından yeni lider Pironi'nin benzinleri son tur içinde bitince, o tura 3. başlayan Patrese, bir anda yarışı kazanmıştı. Bundan sonra 11 sezon daha yarışsa da hiç bir zaman şampiyonluk göremeyen Patrese, aynı zamanda modern era'dan önce Monaco'yu kazanıp şampiyon olamayan son pilot oldu.

Reutermann, Villenueve ve Patrese'nin 3 sene üstüste kazanmasıyla Monaco'da şampiyon olamayanların egemenliği yaşandı 80'lerin başında. Ama sonrasında şampiyonlar, oldukça ağır bir şekilde rövanşı aldılar. 1996'de Olivier Panis'in kazandığı yarışa kadar geçen 14 senede Monaco'yu kazanan her pilot, şampiyonluğu da kazandı. Modern zamana ise bundan sonraki postta gireceğiz.

31 Mart 2010

Geçmiş Zaman Amerikan Pistleri

"NASCAR beyinli Amerikalılar Formula 1'de ne yapabilir ki?" sorusunu soran bizim jenerasyonun, USF1'ın yarışlardan çekilmesiyle, bu cevabı alması hayal oldu. Onunla da kalmadı, bir çok başka takımın çok daha iyi doldurabileceği 13. takım yerini heba etti Peter Windsor ve Ken Anderson.

Artık bu saatten sonra yapabileceğimiz bir şey yok, Ingiliz Formula 1 medyası Amerikalılarla dalgasını geçti geçecektir de. Biz yine de Amerikalılar'ı iyi hatırlamaya çalışalım. Hazır bu postta özlediğimiz pistleri yazmışız, bari özlediğimiz Amerikan pistlerini de yazalım da Formula 1 tarihindeki başarılı Amerikan etkilerini de hatırlamış olalım. (F1'e dönmesini istediğim, Amerika dışındaki diğer pistler için buradan yakın, keyiflenin).

Indianapolis:
En yakın tarihteki Amerikan yarışıydı, çoğumuzun da hatırladığına inanıyorum. Yarışlar da kendini hatırlatıyor açıkçası. 2005'te Ralf Schumacher'in yaptığı kaza sonrası Michelin lastikli takımların yarışmasına izin verilmemiş ve katılan 6 pilot da puan almıştı. Hatta Portekizli Thiago Monteiro, Ferrari'lerin ardından podyuma çıkmıştı Jordan adına. Bunun dışında 2001 yarışında, 11 Eylül olaylarının hemen ardından, araçların özel tasarımlarla yarışması (siyah burunlu ve sponsorsuz Ferrari ilk akla gelen) da var. Ayrıca her pilotun, drag yaratmak için önünde takım arkadaşı ile sıralama turları atması da cabası. Schumacher ile Barrichello, 2002 yarışında çizgiyi beraber geçmeye çalışırlarken 2. olması gereken Brezilyalı, 0.011 saniye ile Alman'ı geçmiş bulunmuştu.

Anlayacağınız buradaki hemen herşey Ferrari etrafında dönüyordu. Zaten 2001'de Hakkinen'in (ki bu, O'nun son yarış galibiyetiydi) ve 2007'de Hamilton'ın kazandıkları dışında Ferrari'den başka bu yarışı kazanan olmadı. Ben de olsam ben de severim böyle pisti. Şimdi de takvime geri istiyorlar. Ama bu sefer sebep tamamen duygusal. Formula 1, çok güzel bir reklam mecrası ama Ferrari'nin en büyük pazarı ABD'de yarış yok. Ama F1, ABD'ye dönse bile yarışlar Indy'de olur mu orası muallak. Zira Bernie, New York GP'si için bastırıyor.

Watkins Glen
New York demişken, The Glen'i kim unutabilir? Indianapolis'teki 8 yarıştan önce, uzun süre Amerikan Grand Prix'si olabilen ve bir tarzı olan tek pist New York'taki Watkins Glen idi. 20 yıl aralıksız F1'e evsahipliği yapan pist, 60lar ve 70lerde pilotlar arasında da oldukça popüler ve sevilen bir pist idi. Işin ilginci Amerikalılar da baya seviyorlardı burayı. Tabi o yıllar, Amerikalı pilotların da daha başarılı olduğu yıllardı. Örneğin Phil Hill, Watkins Glen'in ilk yılı olan 1961'de son şampiyon ünvanını taşıyordu. Ne var ki, bir önceki yarış Monza 61'de takım arkadaşı Wolfgang Von Trips, kaza yapıp seyircilerin arasına dalmış, kendisi ve 14 seyirci de hayatını kaybetmişti. O yüzden Ferrari, ilk Watkins Glen'de yarışmadı ve Amerikalılar da kahramanları Hill'i görememiş oldu.

1971'de ciddi dğeişiklikler oldu The Glen'de. Önceleri Monza tarzı, az virajlı bir pist karakteri varken, daha sonra arka düzlüğe şikan eklenerek ve pisti ciddi şekilde uzatan hızlı virajlı bir bölüm yaratılarak bambaşka bir hal aldı. Bunun sebeplerinden biri, yere yapışıp gittikçe hızlanan F1 araçlarını biraz olsun yavaşlatmaktı. Ama maalesef Watkins Glen de zamana yenik düştü ve güvenlik önlemleri sorgulanmaya başladı. Özellikle de François Cevert'in hayatını kaybettiği 1973'teki kaza, sıkıntıları ortaya dökmüştü. Daha sonra borcunu ödeyemeyen pist, 80'lere girilirken Formula 1 ile vedalaştı.

Bir düşünün, New York'ta bir F1 yarışı. Sokaklarında değil tabi ki, Watkins Glen'de. Ilgiyi, enerjiyi tahmin bile edemiyorum. Eğer F1, ABD'ye dönerse, benim adayım The Glen'dir.

Detroit
Ford'un şehri Detroit, ABD, Formula 1'deki en şaşaalı zamanlarını yaşarken ülkedeki 3 yarıştan biriydi. Kısacası Formula 1, orta uzunlukta bir Amerika turnesine çıkıyormuş o zamanlar. Bu dar sokak pisti de, özellikle bol kazalı ve az aracın bitirebildiği yarışlara ev sahipliği yapıyordu. Ilk yarışı John Watson kazandığında 17.likten başlamış ve o zamanın en arkadan başlayıp yarış kazanma rekorunu, yarış dışı kalanların çokluğu sayesinde kırmıştı.

Ertesi sene, pistin arka düzlüğüne, onu dik kesen ufak bir bölüm eklenmiş ve hızlar düşürülmüştü. Bu versiyonun ilk yarışını 83 yılında Alboreto kazanırken, Detroit'in fatihi daha sonra kendisini gösterecekti. Ayrton Senna, burada 3ü arka arkaya olmak üzere 4 yarış kazandığı yıllarda Detroit, artık takvimdeki tek Amerikan pisti olacaktı. Gittikçe düşen izleyici sayıları, pisti döndürmenin ekonomik zorlukları ile birleşince Ford Diyarı, takvimdeki yerini 1989 yılında Phoenix'e kaptırdı.

Caesars Palace
Aslında Caesars Palace'ın bu listede olması enteresan. Ama bakınca, Caesars Palace'ın F1 takvimine girmiş olması daha da enteresan. Bir kumarhanenin otoparkının Formula 1 pistine döndürülmesi aslında bu yarış. Şekline bakacak olursanız, etrafta bulabileceğiniz, her metrekarelik alanı kullanmak için kasılan karting pistlerinin sadece daha uzun hali. 5 tane 180 derecelik dönüşü ve 4 parçalı tek düzlüğü ile, artık görmeye alışmadığımız bir şekil gerçekten. O zamanlarda pilotların özellikle sıcaklıktan şikayet etmesi, insanların F1 izlemek yerine kumar oynaması gibi sebeplerle sadece iki yarış düzenlenebilmiş burada. Ama şimdiki Malezya, Bahreyn, Abu Dhabi gibi yarışlara bakınca, insanın Las Vegas'ın sıcağı hakkında soru işaretleri oluşuyor kafasında. Bu listede bulunması da tamamen bu "şansını zorlayıp enteresan bir şekilde takvime girmesi" sebebiyle. Yoksa geri dönmesini istemiyorum.

Long Beach
Güneş, sahil, kızlar ve Formula 1. Kaliforniya'da 8 sene yapılan bu yarış, organizatör Chris Pook'un Batılı Monaco hayalinin sonucuydu. Ve neredeyse de oluyordu. Clay Regazzoni, buradaki ilk yarışı Ferrari adına kazanmış olsa da ilk sene, beklenilen kadar seyirci çekememişti. Hem Regazzoni'nin hem de pistin kaderi değişmeye hazırdı. 1976'daki ilk yarış, James Hunt-Susy ve yeni sevgilisi Richard Burton arasındaki magazinsel haberlerle daha çok anılsa da ertesi sene, yerel kahraman Mario Andretti yarışı kazanınca, gelen seyirci sayısı da tırmanma eğilimi göstermeye başlamıştı. Regazzoni'nin kaderi ise 1980 Long Beach yarışında yaptığı kaza sonrası felç kalmasıydı.

1983 yarışından sonra, çok enteresan bir şey oldu: Yarış organizatörleri ile Bernie, para konusunda anlaşamadı! Ve Bernie, bir daha arabacıklarını Long Beach'e getirmedi. Bu eşi benzeri görülmemiş, hala görülmeyen ve ileride de hiç görülmeyecek olay, maalesef çok güzel bir sokak yarışını biz F1 hayranlarından çalmış oldu.

Peki bu kadar yarış yapıldı Amerika'da ama, hiç mi başarısız olan olmadı diye sorar insan. 1989-1990-1991 yarışlarının yapıldığı Phoenix'de, yerel devekuşu yarışları, Formula 1'den daha fazla ilgi çekince yarışlar buradan alınmış! Bu insanlara galiba NASCAR müstehak!

15 Mart 2010

Şampiyonlar


Formula 1'in 60. yılı şerefine yaşayan eski şampiyonların hepsi, Bahreyn yarışına çağırıldı. Gelemeyen iki kişi Raikkonen (bu haftasonu WRC yarışı da yoktu ama o üşenmiştir) ve Nelson Piquet (Nelsinho yüzündendir o da) olmuş. Geri kalanı ise:

Üst sıra soldan sağa: Fernando Alonso, Sir Jack Brabham, Michael Schumacher, Emerson Fittipaldi, Lewis Hamilton, Mika Hakkinen ve Damon Hill
Orta sıra soldan sağa: Niki Lauda, Keke Rosberg, Mario Andretti, ekoseli pantolonu ile Jackie Stewart, Alain Prost, kilo koleksiyonu yapan Jacques Villenueve ve geçen sene oğlunu kaybeden John Surtees
Alt sıra soldan sağa: Alan Jones, bıyıklarını özlediğimiz Nigel Mansell, Prens bişi bişi, Bernie, Jody Scheckter ve son şampiyon Jense.

17 Şubat 2010

F1'e Dönmesini Istediğim 5 Pist

Mastürbatif bir şekilde kendini "pinnacle of motorsports" olarak açıklar F1 camiası. Haksız da sayılmazlar. Ama sorarlar o zaman, niye senelerdir yarışları daha heyecanlı hale getirmeye çalışırsınız? Demek ki bir yerlerde bir şeyler eksik.

Genelde Formula 1'in sorunu, geçişlerin azlığı denilerek geçiştirilir. Ama galiba Imola 94'ten beri bazı şeyler değişti. Güvenlik bakımından geliştirilmesi gereken çok şey vardı, ama bunları Formula 1 tarihini hiçe sayarak yapmak doğru muydu, başka yollar bulunur muydu? Geçen geçmiş zaten, ama dönüp tarihin yazıldığı o efsane pistlere bakmadan olmaz. Neyse ki Spa ve Montreal geri döndü de bu listede değiller artık.

Adeleide:
Adeleide ile ilgili kafamdaki ilk anı, Formula 1'in piste son kez uğradığı 1995 yılına ait. Damon Hill'in, ikinci olan Panis'e iki tur fark atması, o an bana ne kadar inanılmaz gözüküyorsa, şu an hala o kadar inanılmaz gözüküyor. Düşününce zaten, eski yarışlarda yarışdışı kalmalar çok daha fazlaydı, o yüzden sürprizler daha çok olurdu.

Adeleide, kendine özgü karakterlerini çok bariz bir şekilde gösteren bir pistti. Fazlasıyla keskin hatta 90 derecelik dönüşleri bol olan şekli, yarışın bir doğal park içinde yapılmasından dolayı aslında. Bununla beraber, yağmurları ile de akıllarda kalmış bir yer burası. Özellikle 1991'de, 14 turun ardından kırmızı bayrak ile durdurulan yarış, Formula 1 tarihinin en kısa yarışı hala. Kırmızı bayrakların sebebi ise yağmur.

1993, 1994 ve 1995 Adeleide yarışları ise hafızalarda hala taze. 93 sezonunun son yarışı, Alain Prost'un şampiyon olarak pistlere veda ettiği yarış. Yarışı kazanan ezeli rakibi Senna ise, Prost'un emekli olmasıyla önünün açıldığını düşünmüştür muhtemelen. Ama bu yarış galibiyeti, tarih sayfalarına Senna'nın son galibiyeti olarak geçti. 94 Adeleide'in iki aktörü ise Hill ve Schumacher'di. 1 puanla şampiyon olanlar yazısında değinmiştik bu yarışa uzun uzun, tekrarlamanın alemi yok. 95'te ise Hill, yukarıda anlattığım gibi 2 tur farkla kazanırken, asıl akıllarda kalan, Mika Hakkinen'in antremanlarda yaptığı kaza olacaktı. Jones Düzlüğü ile Brabham Düzlüğü arasındaki süper hızlı Brewery virajında aracının kontrolünü kaybeden Flying Fin, gerçek anlamda havalanarak bariyerlere bindirmiş ve hayatını kurtarmak için görevlilerin, Hakkinen'e pist üzerinde acil trakeostomi uygulaması gerekmişti.

Avustralya GP'si, 1996'dan itibaren Melbourne'de, genelde sezonun ilk yarışı olarak, yapılıyor. Onu da seviyoruz ama Adeleide'i de hasretle anıyoruz. Modern güvenlik talimatları, bu hasretin bitmesini neredeyse imkansız kılıyor.

Fuji Speedway:
Aslında NASCAR'ın Japon versiyonu yapılması için niyetlenilen pist, yıllar boyunca şahane Japonya GP'lerine ev sahipliği yapmıştı. Yakın bir tarihe kadar F1 takvimindeydi de. Ama 2009'dan itibaren yerini Japonya'nın diğer medari iftiharı Suzuka'ya kaptırmış durumda. Bana kalsa ikisini de takvime koyarım ama Suzuka Honda'nın, Fuji Toyota'nın olunca, Japonlar için F1 yarışının hangi pistte yapılacağı farklı boyutta bir tartışma oluyor.

Adeleide gibi Suzuka'nın da en belirgin özelliklerinden biri yağan yağmurları. Mistik Fuji Dağı'nın eteklerindeki pistte, fazlasıyla yarış yağmurdan etkilenmiş ve sonuçları değişmişti. Bunların muhtemelen en dramatiği, televizyondan canlı yayınlanan ilk Formula 1 yarışı da olan 1976 Fuji yarışıydı. Niki Lauda'nın, yarışılamayacak kadar tehlikeli bulduğu yarışı 5. bitiren James Hunt, kariyerinin ilk ve tek şampiyonluğuna, gök yarılmışçasına yağan yağmur altında erişecekti.

2007'de şampiyonluğu endirekt etkileyecekti Fuji. Yine göz gözü görmeyen şekilde yağan yağmurda koşulan yarışta Alonso, lider giderken kaza yapıp yarışdışı kalacaktı. Hamilton yarışı kazanırken Raikkonen, David Coulthard'a ilk virajın dışından inanılmaz bir hamle yapıp geçecek ve sene sonunda tek puanla şampiyon olmasının ilk adımını atmış olacaktı.

Ilk versiyonundaki eğik duvarı hala duran ama kullanılmayan, pistin uzak köşesindeki hızlı bölümü zor bir şikan ile yavaşlatılan ve 1.5 kilometrelik start-finiş düzlüğü ile akıllara ziyan bu pist için Toyota yetkililerine sesleniyorum: Takımı çektiniz, bari pisti geri verin!

Montjuic Park:
Bundan bir kaç sene önce, her tarafı park olan ve içinde bir de Joan Miro müzesi barındıran bu tepeyi yürürken, o yollarda bir zamanlar Formula 1 yarışı yapıldığını bilmiyordum. Şimdi biliyorum ve geri dönmesini çok istiyorum. Virajlı yokuş aşağı kısmı ve öncesindeki hızlı tırmanışı ile, modern F1 pistlerinde görmediğimiz bir karakter sergiliyor aslında Montjuic. Aynı zamanda Barcelona'nın da tam içinde.

Ama Montjuic'in park statüsü ve yer sorunu, o günkü güvenlik sorunlarının hiç bir şekilde iyileştirilmesine imkan vermediği için bu pistin takvime dönmesi imkansız gibi. Biz o zaman geriye dönelim ve eski yarışları analım. Madrid'deki Jamara ile Ispanya GP'sini paylaşan Montjuic'in efsanesi Jackie Stewart'tı. 69'daki ilk yarışı Chris Amon, Graham Hill ve Jochen Rindt'in önünde bitirirken, 71'deki ikincisinde kurbanı Jacky Icxx idi. Iki sene sonranın galibi ise Fittipaldi'ydi. Güvenlik sorunlarından dolayı Montjuic için zaman daralıyordu aslında, ama 1975'te olanlar, bu yarışı takvimden final şekilde çıkardı. Rolf Stommelen pistten çıktığında 15 seyirci ve kendisi hayatını kaybediyordu. Formula 1 de bir daha Montjuic'e dönmüyordu.

Imola
Şu anda Ferrari'nin ev sahibi olduğu yarış Monza sayılır ama eskiden tifosilerin asıl mekanı Imola idi. Çünkü bir aralar San Marino GP'sinin koşulduğu yer ile Maranello arası sadece 80 km. Hatta pistin asıl ismi Autodromo Enzo e Dino Ferrari.

Imola'nın en belirgin karakteri, Monza gibi uzun ve hızlı bir pist olmasıydı. Özellikle Tamburello ve Villenuve virajları, uzun düzlükler arasında hafif açılı olmaları ile çok tehlikeliydiler. Zaten Formula 1'deki güvenlik devrimi de 1994 San Marino GP'sinden sonra yaşandı. Daha cuma gününden kötü başlamıştı haftasonu. O zamanların genç pilotu Barrichello, bir kerb'den hızlı geçince havalanmış ve bariyerlere konmuştu. Kaza sırasında bilinci kapanan Rubinho, hala olayı hatırlamıyor. Cumartesi ise Avusturyalı Roland Ratzenberg, Villenueve virajında kafadan duvara girince olay yerinde hayatını kaybetmişti. Ayrton Senna pol pozisyonunu kazanmış olsa da Ratzenberg'in kazasından çok etkilenmişti ve bunu bir şekilde göstermek istiyordu. Pazar günü Tamburello'da kaza yapıp direksiyon mili göğsünü deldikten sonra, görevliler ağır yaralı Senna'yı araçtan çıkarırken, koltuğunun altında Avusturya bayrağı bulmuşlardı. Kazansaydı, Roland'ın anısına onu gösterecekti. Onun yerine, ertesi yarış Monaco'da yanyana Avusturya ve Brezilya bayrakları vardı gridin başında.

Bu olaydan sonra Imola, Formula 1'in kendisi gibi, bir daha eskisi gibi olmayacaktı. Hem Tamburello hem de Villenueve virajlarına şikanlar eklenmişti. Bu haliyle 2006'ya kadar San Marino GP'sine ev sahipliği yapmaya devam etti pist. Ama takvimde bulunması, fasilitelerin yıkık dökük halinden çok, Ferrari'nin politik gücü sayesindeydi. Ama 2007 civarında, pitlerin ve binaların hali o kadar harabeydi ki Ferrari bile bir şey diyemedi Imola'nın takvime alınmamasına.

Nürburgring Nordschleife:
Pistler, kullanıldıkça doğal olarak eskir. Devamlı gelişen güvenlik kurallarına göre yenilenmeleri, kendilerini geliştirmeleri gerekir. Geliştiremeyenler de gider. Yukarıdakilerin hepsinin de kaderi böyle olmuştur. Nürburgring'in de kaderi değişik değil belki. Ama bu efsane pist, hiç bir zaman devrilmedi bir bakıma. Diğer pistler eskiyip sephia rengine bürünürken Nürburgring, hala dünyadaki bütün pistlere yukarıdan bakmaya, alevli gözleri ile pilotları uzaktan korkutmaya devam eder. Start-finiş düzlüğünde motorların piste meydan okuyan yırtıcı sesleri değil, pistin pilotlara meydan okuyan Wagner tarzı klasik müzikleri duyulur. Nürburgring pistinin kuzey konfigürasyonu, Nordschleife, ölmedi, kalbimizde yaşıyor.

23 kilometrelik Nordschleife, bir çok karakteristiği bünyesinde barındırıyor. Uzunluğu, bitmek bilmeyen virajları, iki tarafındaki ormanları, darlığı, kaçış alanlarının azlığı ve ufuklara uzanan arka düzlüğü ile başka hiç bir pist ile kıyas kabul etmez Jackie Stewart'ın Yeşil Cehennem dediği pist. Ama o cehennemi yeşilden çok alev kırmızısı şeklinde yaşayan, tarihte pisti 7 dakikanın altında bitirebilen tek kişi olan Niki Lauda olmuştu. Bücür Avusturyalı, 1976'daki yarışın ikinci turunda, full depo ile yoldan çıkıp neredeyse tamamen yandığından beri, şu anki (itiraf edelim) çirkin halinde.

Gittikçe kısalan, tribünler eklenen ve televizyon yayınına uygun pistlerin Formula 1 takvimini domine etmeye başladığı yıllarda Nürburgring için de yolun sonuna geliniyordu. Etrafındaki dağlardan ve ormanlardan dolayı pisti değiştirmek neredeyse imkansızdı. Niki Lauda'nın kazasından hemen sonra pist kapatılmış ve yeni bir Nürburgring yaratılmaya başlanmıştı. Şu anda da Nordschleife'nin yakınında, yepyeni modern bir pistte iki yılda bir Almanya GP'si koşuluyor. Ama bu dev, hala hayranlarına hizmet ediyor. Yolunuz düşerse aracınızla girebilir ve virajlarında o eski rüzgarları yakalayabilirsiniz.

29 Aralık 2009

1 puan ve 5 şampiyonluk

2010 gridine bakınca uzun zamandır olmadığı kadar fazla eski şampiyon ve yıldız pilot gözüküyor. Schumacher, Hamilton, Alonso, Vettel, Button ve Massa. Bu isimlerin hepsi şampiyonluğa oynayabilir. Yani sezon büyük ihtimalle yakın puanlarla bitecek demektir.

Pit Girişi olarak tarihe dönüp bir baktık. 1984'te Niki Lauda'nın Mclaren'den takım arkadaşı Prost'un sadece yarım puan önünde ipi göğüslemesi dışında, şampiyonların tek bir puan ile galip geldiği yıllara bakalım dedik. Kim bilir, belki de sene sonunda bu listeye 2010'u da ekleyebiliriz.

1958 ve 1964:
Bu iki sezonu anlamak için o zamanın atmosferine geri dönelim. Kazanın 58'de 8/64'te 9 puan aldığı, her pilotun sadece en iyi 6 sonucunun hesaplandığı, 58'de en hızlı turlara 1 puan verildiği yıllar o zamanlar. 1958, aynı zamanda Fangio'nun yarışları bıraktığı ve markalar şampiyonasının başladığı yıl.

Ilk sezonumuzun baş atları Stirling Moss ve Mike Hawthorn. Bizim zamanımızdan bakınca şampiyonluğu olmayan en iyi pilot denilen Stirling Moss, Vanwall ile Mike Hawthorn'un Ferrari Dino'sunu galibiyetler konusunda ciddi eziyor, 4e 1. Ama Moss'un sıkıntısı, sadece 5 yarış bitirmesi; şampiyona puanına katkı yapacak 6. bir yarışı yok. Hawthorn ise çok daha istikrarlı. Sezon sonunda puan aldığı 6 yarıştan bir galibiyet var ama diğer 5'i ikincilik. Ama toplamda aldığı 49 puan, 6 en iyi skoru hesaplanınca 42'ye iniyor. Moss'un ise hiç bir puan düşmüyor, yine de 41'de kalıyor.

Ama 6 yarıştan puan alma kuralının asıl etkisi 1964'te çıkıyor. Bu yılın aktörleri Jim Clark, Graham Hill ve John Surtees. Clark, 1958'te Moss'un başına geldiği şekilde, toplamda zaten 5 yarış bitirebildiği için, en çok galibiyeti (3) alan pilot olmasına rağmen bir adım geride kalıyor. Hill ve Surtees ise 2'şer galibiyet ve 3'er ikincilik alıyorlar. Bunlar dışında Hill, Hollanda'da dördüncü, Belçika'da beşinci oluyor. Surtees'in elinde ise Ingiltere'deki üçüncülüğü var. Bu sonuçlarla aslen Graham Hill, 41 puanla John Surtees'in 1 puanla önünde sezonu bitiriyor. Ama kurallara göre Belçika'da aldığı iki puanı bırakıyor ve 1 puan geride bitiriyor sezonu. Böylece tarihte ilk defa daha fazla puan toplayan pilot, şampiyon olamıyor.

Yine de görüleceği üzere, bir pilotun sadece en iyi 6 bitişinden puan aldığı sistem, takibi ciddi zor ve mantıksızmış. Neyse ki daha sonra da vazgeçilmiş.

1976:
Zaman, Niki Lauda'nın zamanı. Ferrari'nin bodur Avusturyalı'sı, 1975 şampiyonluğundan sonra 76 için de net favori. James Hunt ise, bir önceki sezon Hesketh takımının ilk ve tek galibiyetini alsa da, bir türlü kazalardan uzak duramamasından dolayı hala "underdog" muamelesi görüyor. Beklendiği gibi Lauda, sezona fırtına gibi giriyor. Ilk 6 yarıştan 4ünü kazanıyor. James Hunt ise politikalarla çevrili. Ispanya'yı kazanıyor, sonra diskalifiye ediliyor, sonra karar döndürülüyor. Ingiltere'de ilk viraj kazasına kurban gidiyor, yedek araçla yarışmasına izin verilmiyor, seyircilerin protesto ile yarışa katılıyor ve kazanıyor, yarıştan sonra diskalifiye ediliyor. Yani sezon baya çalkantılı. Ta ki Nürburgring'de Niki Lauda'nın kazasına kadar. Ölümden dönen ve bütün vücudu yanan Lauda, hasta yatağından James Hunt'ın sezon içindeki puan farkını eritmesini izliyor. Ingiliz'in galibiyetlerine dayanamayan Avusturyalı, yatağından kalkıp kokpite oturuyor. Fuji'deki son yarışa da 3 puan önde geliyor.

Ingilizlerin uzun zamandır ilk defa bu kadar ilgi gösterdiği yarış, Bernie'nin çabaları sayesinde Formula 1 tarihinin ilk canlı yayınlanan yarışı oluyor. İşte tam bu sebeple, akıl almaz yağmur altındaki yarış iptal edilemiyor. Niki Lauda, ilk tur sonunda güvenlik gerekçesiyle yarıştan çekiliyor; James Hunt da üçüncü olarak ilk ve tek şampiyonluğunu 1 puan farkla alıyor. Lauda ise 1977'de ikinci şampiyonluğuna, 1984'te üçüncü şampiyonluğuna uzanıyor.

1994:
1994, 1 puan farkla biten mücadelesinden çok, Senna'nın San Marino'da kaza yapıp hayatını kaybetmesiyle anılıyor. Ama bir efsanenin bitişi, bir başka efsaneyi çıkardı da denilebilir. Williams ve Senna ikilisi, ilk 3 yarışta pol pozisyonu alarak gücünü göstermişti. Ama 3 yarışı da Schumacher kazanmıştı. Sezon boyunca Damon Hill ve Michael Schumacher, iki yarış hariç bütün hepsini kazandılar.

1994, şampiyonanın gidişatı olarak, ciddi şekilde 1976'ya benziyor aslında. Sezon başında Schumacher de Lauda gibi ciddi bir fark açmıştı ve şampiyonluğa koşar adımlarla ilerliyordu. Ingiltere'de siyah bayraklara uymamaktan, Belçika'da da teknik sebeplerden diskalifiye edilen, 2 yarış da ceza alan Alman, aynen Lauda gibi sezon ortasında, açtığı puan farkının erimesini izlemek durumunda kaldı. Bu durumdan yararlanan ise bir başka Ingiliz, Graham Hill'in oğlu, Damon Hill idi. Avustralya'daki sezon finaline Schumacher, Hill'in 1 puan önünde girdi. Ikili, startta Mansell'i geçip öne kurulmuşlar ve arkadakilerle arayı ciddi açmışlardı. Yani "atan alır" şeklinde bir mücadele içindelerdi. Ta ki Hill, Schumacher'i geçmek için atak yaptığında, Alman pilot kapıyı kapatıp ikili çarpışana kadar. Schumacher orada, Hill de pitlerde yarışlara veda etmiş ve Schumacher, ilk şampiyonluğunu 1 puan farkla kazanmıştı.

Schumacher, aynı manevrayı, 1997'nin son yarışına 1 puan farkla önünde girdiği Jacques Villenueve'e de yapmış ancak sadece kendisi yarış dışı kalınca JV tek şampiyonluğunu kazanmıştı. FIA, aynı zamanda Schumacher'i o senenin sonuçların diskalifiye etmişti.

2007:
Michael Schumacher, sezon öncesi yarışları bırakmış ve bir dönem kapanmıştı aslında. Yerine de Mclaren'in yetenekli ama soğuk, Iceman lakaplı Fin'i Kimi Raikkonen gelmişti. Bazılarına göre şampiyona, Ferrari'nin karakterine daha uygun olan ve bir kaç senedir takımda bulunan Massa ile geçen senenin şampiyonu, Renault'dan Mclaren'e geçen Alonso arasında olacaktı.

Hesaplarda olmayan iki adam, 2007'yi domine etti: Kimi Raikkonen ve Lewis Hamilton. Özellikle, sezon başlamadan Hamilton'a şans veren yoktu. Ama çaylak pilot arka arkaya podyumlarını Kanada'da ilk galibyete döndürdükten sonra aldı başını gitti. Ilk yılında, uzun süre lider kaldı. Bu arada en büyük rakibi de kendi takım arkadaşı Alonso idi. Bazen kapalı kapılar arkasındaki kavgaları ile, bazen pitte birbirlerini engelleyerek, bazen de puanlarla hep birbirlerini yediler. Son iki yarışa da Raikkonen'in önünde girdiler. Kimi'nin, aradaki 17 puanlık farkı son iki yarışta kapaması için ciddi bir mucize gerekiyordu. Şangay'da yarışı önde götüren Lewis, pite girerken (kabak lastiklerinin de etkisiyle) kum havuzuna saplanıyor ve yarışdışı kalıyordu. Kimi birinci, Alonso da ikinciydi podyumda.

Son yarış Brezilya ise uzun zamandır görülmemiş dramalara sahne olacaktı. Kimi'nin şampiyon olması için Alonso'nun üçüncülük, Hamilton'ın yedincilikten yukarı çıkmaması ve Kimi'nin yarışı kazanması gerekiyordu. Ikinci cepten yarışa başlayan Hamilton, vites kutusu arızası ile çok zaman kaybetmiş ve geriye düşmüştü. Massa önde, arkasında Kimi ve Alonso. Daha sonra pitstoplarda Ferrari, iki pilotunun yerini değiştirmiş ve şampiyonluk için Kimi'nin önünü açmıştı. Iceman 110 puanla, 109 puanlı Alonso ve Hamilton'ın önünde şampiyon olmuştu. 1 puanın 3 pilotu ayırdığı tek sezon olarak da tarihe geçti 2007.

2008:
Hamilton, 2007 Brezilya'nın acısını 2008 Brezilya'da çıkarmaya niyetliydi. En büyük rakibi Alonso, Mclaren'deki uyumsuzluğundan Renault'ya geri dönmüş ve gerilerde kalmıştı. Raikkonen ise istikrarsızlığının had safhalarındaydı. Sezonu 2 yarış galibiyetiyle kapayacaktı. Ama bu sefer karşısında, yıllardır şampiyonluk için sırasının gelmesini bekleyen Massa vardı. Ama ikilinin arasındaki mücadele, iki süper sürüşten çok, kim daha az basit hata yapacak şeklindeydi. Hamilton Kanada'da pit çıkışında duran Kimi'nin üstüne çıkmıştı, Massa Singapur'da benzin hortumuyla pitten ayrılmıştı vs. Ve son yarışa Hamilton, Massa'nın 5 puan önünde gelmişti.

Son yarış Brezilya, Massa'nın anavatanı. Uzun süredir bir yerlinin kazandığına şahit olamayan, bir önceki sene Massa'nın Kimi'ye şampiyonluğu hediye ettiği, Hamilton'ın şampiyonluğu parmaklarının arasından kaçırdığı yarış. Eğer Mclaren'in Ingiliz'i 6. olursa üstüste ikinci sene şampiyonluğu son yarışta bir puan farkla kaçıracaktı. Iki pilot için de çok ciddi psikolojik baskı kısaca. Massa, yarışa polden başlıyor ve hep önde götürüyor ama gözler Hamilton'da. Yağmurun başlamasıyla beraber ilk önce vakit kaybediyor genç pilot, sonra tekrar çıkıyor beşinciliğe. Ama birden, şaşkın bakışlar arasında, dışa kayan Hamilton, Vettel'e geçiliyor. O an şampiyonluk Massa'nın. Hamilton, bir türlü Vettel'i geçemiyor. Ama şans ona başka şekilde gülüyor. Kuru hava lastikleri ile devam eden Timo Glock, son turun son virajında hem Vettel'e hem de Hamilton'a geçiliyor. Yarışı kazandığı sırada şampiyon olan Massa ise, Hamilton'ın Glock'u geçmesiyle 1 puan geride kalıyor. Mclaren'in manevi oğlu tarihin en genç şampiyonu, Brezilya'nın bodur evladı da gözü yaşlı bir yarış galibi oluyor.

2010'un da en az yukarıdakiler kadar güzel bir sezon olması dileğiyle...

20 Aralık 2009

James Hunt: The Biography

Hep yeni olaylardan veya analizlerden ibaret olmayacak tabi ki bu blog. Aynı zamanda, belki sadece futbolun yarışabileceği kadar derin bir tarihi de var Formula 1'in.

Ilk tarihi post, yeni bitirdiğim kitap ile ilgili. Bayramda havaalanındaki D&R'da, ne okusam diye kitap avına çıktığımda karşıma "James Hunt: The Biography" kitabı çıktı. Böyle ana akım kitapçılarda adam gibi kitap-CD-DVD bulmak zordur, ben de atılan bu gollük pası kaçırmadım tabi ki. Ama o sırada elimdeki kitabın, heves ettiğimden çok daha güzel ve sürükleyici olduğunu tahmin etmemiştim.

Murray Walker'ın önsözü ile başlayan ve Gerald Donaldson'ın kaleminden çıkan kitap, son derece kendi şahsına münasır deli Ingiliz Hunt'ın çocukluğundan trajik ölümüne kadar geçen, enteresan olayların azalmadığı, güzel bir periyodu anlatıyor aslında. Bol kazaları ile Hunt The Shunt'ın F3 günlerinden "Good Lord" Hesketh sayesinde F1'e, oradan Mclaren'e ve şampiyonluğa giden yıllar, 300 küsür sayfalık kitapta uçarak bitiyor. Bu sırada Ronnie Peterson'ın üzücü ölümü ve Hunt'ın bu olaydaki iyi-kötü etkileri, Niki Lauda ile rekabeti ve dostluğu, yarışlardan sonra BBC'de yarışları yorumlaması gibi çok güzel tarihsel anektodlara insan doyuyor.

Bir yandan en formal galalara bile her daim tshirt-kot ile katılan, hayatı her an zevkle yaşamak isteyen, bol seven ve bol nefret eden, gerçekten çok enteresan bir karakteri de izliyoruz yarışların dışındaki satırlarda. Hatta herkesin yarışlardan önce kusan biri olarak bildiği adamın, çok komplike ruhsal hallerini bile öğreniyoruz.

Kitabın bir olayı da, aslında Formula 1'in ne kadar Ingiliz domine bir spor olduğunu göstermesi. Hesketh Racing araçlarının Union Jack (Ingiliz bayrağı) renkleriyle yarışması, Ingilizlerin James Hunt sevgisi, Anglo-Saxon kuralları ve James'in onlarla uymayışına dair noktalar bir yandan bu kitabın belki de tek negatif eleştireceğimiz tarafı.

Yine de 1970'lerdeki Formula 1 sahnesini, bu sırada yarışan efsane pilotların çekişmelerini, yine onların birinin gözünden görmek açısından benzersiz bir kitap bu. Her meraklıya kesinlikle tavsiye ederim. Böyle bir insanın hayatına karşı duygulanmamak imkansız.

Related Posts with Thumbnails