Yarış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yarış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2010

Valencia Kuralları

Red Bull'lar için tatlı-ekşi, Mclaren'ler için iyi, Ferrari için berbat bir pazar günü oldu Valencia'da. Webber'in kazasından Kobayashi'nin sürüşüne, Alonso'nun isyanından Hamilton'ın çakallıklarına kadar analizini yapalım.

Webber, start verildiği andan itibaren olabilecek ne kadar şanssız/kötü şeyin başına gelmesiyle, o günü kesinlikle unutmak isteyecektir. 2. başladığı yarışta önce Hamilton ve Alonso'ya, ritmini tamamen kaybetmesiyle de Williams'ların arkasına kadar herkese geçildi. Valencia gibi pist üstü geçişin neredeyse imkansız olduğu bir pistte bu, yarışınızın bir mucize olmaması durumunda bitmesi demek. Yine de Mark Webber'in başına daha neler neler gelebileceğini o sırada tahmin edemezdik. Pitstopunu erken yapıp arkada temiz pistte hızlı turlar atarak, yarışa gizli gizli ortak olmak istemişti Avustralyalı pilot ve takımı. Ama bu sefer de sol ön lastiği çıkmadı pitte ve çok önemli saniyeler kaybetti. 2 tur sonra da Kovalainen'in Lotus'unu rampa şeklinde kullanarak havalandı ve aslında çok daha fazla zarar görebileceği kazadan hafif sıyrıklarla ayrıldı. Serhan Acar'ın da anlattığı 1999 Le Mans kazası, o an benim de aklıma geldi, videosu da aşağıda. Aracı havalanan Webber, havada hızlı taklalar atarak ağaçların arasına düşüyor. Sanki biri eliyle oyuncak bir arabayı kaldırıp bir yerlere fırlatır gibi adeta. Bu iki ciddi kazadan sıyrıklarla çıkan Mark Webber'in, bisiklet kazasında bacağını kırdığını da unutmayalım.

Mark Webber ile başladık, zira o kaza olmasaydı yine diğerleri kadar sıkıcı bir Valencia GP izleyebilirdik. Neyse ki zarar görülmeden atlanan bu kaza, yarışa da ciddi bir heyecan getirdi. Charlie Whiting, anında güvenlik aracını piste yolladı. Bu sırada start finiş düzlüğünde 4 araç vardı: Vettel-Hamilton-Alonso-Massa. Vettel, en önde olmanın verdiği avantaj ile Güvenlik Aracı pitten çıkmadan turuna devam edebildi. Hamilton, aslında Maylender'in SLS'inin yanında çok çarpıcı 1-2 saniye geçirdi. Güvenlik Aracı'nı görüp ilk önce yavaşlıyor, emin olamıyor ve kazanma hırsı ile muhtemelen "kendime avantajı sağlayayım, sonrasına bakarız" şeklinde bir düşünce ile SC'yi geçip gidiyor. Ve kendine inanılmaz bir avantaj sağlıyor. Çünkü o sırada SC, yarışın geri kalanındaki Kobayashi'yi oynuyor. Arkasında kalanlar yavaş olacak, önünde olanlar o eşiği geçmiş ve galibiyet için yarışıyor olacak.

Bu noktada kafama takılan sorular var. Hamilton'ın kuralları deldiği, illegal bir şey yaptığı çok açık. Bunu Maylender de biliyor, Alonso da biliyor, FOM kameramanları bile muhtemelen biliyor. Yine de Hamilton'ın hareketi, yarışın devamından uzun bir süre sonra inceleme altına alınıyor ve arkasından yine çok uzun bir süre geçtikten sonra karara bağlanıyor. Bu sırada zaten iş işten geçmiş ve Hamilton, kazandığı avantajın yanında çok küçük bir ceza ile yarışına devam etmiş oluyor. Burada isyanları oynayan Ferrari'yi kim suçlayabilir? Aslına bakılırsa pitten geçiş ve dur kalk cezalarına itiraz edilemiyor olması, Hamilton için, bu cezayı almayı daha da cazip kılıyor. Çünkü yarıştan sonraya kalabilecek herhangi bir değerlendirme, ona gerçekten hakkettiği derecede bir ceza anlamına gelebilirdi.

Bir bakıma Hamilton'ın yaptığı, sigara ve yüksek ses yasaklarını bilerek delen turizm işletmelerinin, bu sayede cezalardan çok daha büyük paraları kazanması ile aynı şey. Kendine ceza bütçesi yarat ama çok daha fazlasını cebe indir. Bu konuya da çok yakın zamanda bir ayar verir FIA.

Yarışa dönecek olursak, bu noktadan sonrası bir yandan Mourinho takımları gibi defans yapan Kobayashi, öbür yandan geçen seneki atak Kobayashi. SC sırasında bütün pilotlar pite dalarken onun dışarıda kalması, Q1'de elenen Japon pilotu bir anda 3.lüğe oturttu. Arkasındaki Button'dan, yeşil bayraklardan sonraki ilk tur içinde bir atak yapmasını, daha sonra da Kobayashi'nin, sıra ile herkese geçilmesini bekliyordum açıkçası. Ama o beni yanıltıp, yeri gelince Button ile arayı açmayı bile başardı. Son turlara girene kadar devam eden bu suni 3.lüğü, uzun zamandan beri ilk defa Peter Sauber'in ekranda, hem de gülümseyerek, belirmesine sebep oldu, bizi de mutlu etti. Defansif Kobayashi'nin pite girip yeni lastik almasıyla atak Kobayashi'ye dönüşmesi büyük zevkti, ama itiraf ediyorum ben izleyemedim. Yarışı Digitürk'ten kaydettim ama TRT, kendi programını kaydırdığı için son bir kaç turu kaydedememiş ve "drive of the day"i de kaçırmış bulundum. Internette bulup izleyeceğim inşallah.

Burada en büyük hayal kırıklığı Mercedes oldu. Cumartesi günü iki pilotuyla birden Q3 göremeyen Mercedes, yarıştan da puan alamamış oldu. Bunda kendi taktiklerinin çok büyük rol oynadığını da belirtmeliyiz. SC arkasında bütün pilotlar sıra ile geçerken Schumacher'in pit çıkışında öylece beklediğini izlemek, gerçekten iç burkucu ve belki de Schumi'nin dönüşünü fazlasıyla temsil eden anlardı.

Yarışın en büyük sürprizi de, gittikçe silikliğe doğru sürüklenen Williams'ın sonunda kendine gelmesiydi. Eski kurt Barrichello ve geçen senenin GP2 şampiyonu Hülkenberg'in rekabetçi turlar atması ve büyükleri ufukta kaybetmemesi, onlar için bir motivasyon olacaktır. En azından yaptıkları geliştirmeler işe yarıyor, yaramayanları da var (bknz Mercedes). Barrichello'nun 4.lüğü ne kadar iyiyse Hülkenberg'in egzosunun şasi ve lastiği yırtması da aynı şekilde kötü. Ama yine de toplamda pozitifte oldukları kesin.

Bu yazı biraz geç kaldı, çok meşgul olduğumdan yarısını yazdığım yazıyı bitiremedim, özürler. Ama beni daha da kötüsü bekliyor. Silverstone sırasında Denizli'de bir arkadaşımın düğününde, Hockenheim sırasında da kendi düğünümde oluyor olucam. Bana yardım etmek isteyen varsa seve seve kabul ederim.

14 Haziran 2010

Ite Ite Lewis

Her hikayenin iki tarafı vardır aslında ve Montreal'in hikayesi cumartesi başlıyor. Red Bull'un bu sene 7de 7 pol pozisyonu almasından sonra ilk defa Lewis Hamilton, cumartesi ilk cebi kazandı ve buradaki Boğa dominasyonunu kırdı. Şu ana kadar sürüş yüksekliği sistemi kullanmakla suçladığı rakibini, her yarışta gelişe gelişe artık sıralama turlarında geçebiliyorlar. Ferrari'nin önlerinde başladığı sezonda ilk önce onları geçtiler, sonra da Red Bull ile hem yarışta hem de sıralama turlarında aşık atabiliyorlar. Bu hızla gelişirlerse Mclaren'in önü açık diyebiliriz.

Bir de hikayenin öbür tarafına bakalım. Aerodinami harikası Red Bull'ların, hızlı virajsız bu pistte, F-Duct avantajını kullanan Mclaren'lerin gerisinde olacağı tahmin ediliyordu. Yine de griler, yüzde 110'luk bir performans, gereğinden az benzin ve yumuşak hamur ile anca geçebildi Lacivert'leri. Yani aslında Red Bull'un performansı yine de hiç fena değil. Hikayenin iki tarafı, nasıl değişik sonuçlar çıkarabiliyor.

Yumuşacık Piyango
Montreal'in kabusu frenlerin, tahtını lastiklere kaptırdığı haftasonunda stratejiler, biraz kör sürüş gibiydi, mesela Metin Şentürk'ün Ferrari kullanması gibi diyebiliriz. Yumuşak hamur ile sert hamur, birbiriyle tamamen uyumsuz iki farklı dayanma süreleri taşıdığı için kimse tam olarak ne yapacağını bilmiyordu. Burada Mclaren'lerin ve Alonso'nun podyuma çıkışına bakıp yumuşak lastik doğru tercihti demek, işi çok basite indirgemek oluyor aslında. Yumuşak lastik kullananlar, ilk hamleyi yapmak zorunda kaldılar. Bir süre sonra sert lastik kullananlar hamle yapmak zorunda kaldı. Sonrasında ise herkes kendine göre bir strateji belirledi.Mesela Webber'in gereksiz inadı ile geriye düşüşünü izledik. Oysa ki yumuşak lastikleri biraz daha erken takmış olsa, Vettel'i belki de yakalayabilirdi.

Demem o ki, lastikler, sıra ile herkese hamle yaptırmak zorunda kaldı Montreal'de. Yarış eğer 15 tur kısa veya 15 tur uzun olsa, yumuşak lastikle başlayanlar pite girmek zorunda kalacak ve o zaman da "sert hamurla başlamak doğru seçimmiş" diyecektik. Eminim bu hesaplar, cuma akşamı uzun uzun görüşülmüş ve cumartesi sıralamaya öyle çıkılmıştır. Ama kuvvetle muhtemel, çoğu takım stratejisini en az bir güvenlik aracı periyoduna göre ayarlamıştır. Yumuşak hamur kullananlar, yarış başında bir güvenlik aracı ile lastiklerinden kurtulmayı ve hamle üstünlüğünü ele geçirmeyi, sert hamurla başlayanlar yarışın sonlarına doğru bir güvenlik aracını ve lastiklerini finişe kadar biraz daha sağlam götürebilmeyi hayal etmiştir (Briatore olsaydı hayal etmekten ileri götürebilirdi bu işi tabi). Sonuçta yarışın gelişimi, yumuşak lastikle başlayanların işine yaradı ve podyumu onlar kaptı.

2 Tek 6 Duble
8 yarışın geriye kaldığı sezonda, bu yarışların altısında kazananların duble yaptığını görüyoruz. Bunun sebebi ne olabilir? Şu anda en hızlı iki takımın Mclaren ve Red Bull olduğunu düşünürsek, iki kampın araçlarının birbirinden çok çok farklı karakteristikleri olduğunu ve bir gün bir piste birinin, bir başka gün diğerinin uyum sağladığını ve uyum sağlayanın tabiri caizse "tuttuğunu kopardığını" görüyoruz. Kanada'daki Mclaren dublesi, bunun tam bir örneği. Veya Webber'in Monaco-Katalunya galibiyetleri. Tabi ki istisnalar yok değil. Ferrari'nin Bahreyn dublesi, Vettel'in aracındaki arızayla, Mclaren'in memleketimizdeki dublesi Vettel-Webber kazasıyla direkt bağlantılı. Yine de iki takım da, şans onların eline geçtiğinde bunu değerlendirecek kadar hızlıydı. Sırada Valencia var ve tenis dilinde "advantage Mclaren" diyebiliriz.

Kubica, Buemi, Kovalainen
Sevilmeyen underdog görmedim ben daha. Hem bu sebepten hem de aldığı çok iyi sonuçlardan dolayı, şu ana kadar yılın pilotu Kubica benim gözümde. Renault, kendini yavaş yavaş geliştirip Mercedes'e dayansa da Kubica, aracın performansının çok ötesinde. Rosberg ile arasında sadece 1 puan var, Massa'nın ise 6 puan önünde. En büyük şanssızlığı Massa'nın Ferrari kontratının uzatılması, yoksa seneye ciddi bir şampiyonluk adayı daha çıkardı karşımıza.

Buemi, dün Toro Rosso'su ile 8. olarak aslında büyük bir başarı da elde etti. Aracın performansı büyük bir soru işareti ama dün Buemi'nin, diğer yarışlarda da Alguersuari'nin cesur sürüşleri ile takım bir yerlere gelmeye çalışıyor ama kendi kendine araç geliştirmek onları çok zorlayacak gibi.

Kovalainen ise bence kariyerinin en iyi senesini yaşıyor. Renault ve Mclaren'deki silik performanslarının ardından, Lotus'ta bir takımı ileri götürmek ve elindeki paketi sonuna kadar zorlamak, onu bir sürücü olarak da geliştiriyor. Startta, kazalardan da yardım alarak 6.lığa kadar çıkması, bu sezonki performansında yalancı bir Kutup Yıldızı belki ama bir çok güzel sürüşünün farkedilmeden kaybolduğunu düşünürsek yerinde olmadı da değil.

Yavaştan yazının sonuna gelirken, yarış sırasında aklıma gelen bir şeyi söyleyeyim. Şampiyonlar Duvarı'na dalan Kobayashi, acaba ileride bir şampiyon olur mu? Bir de sıralama turları sonrası basın toplantısına giderken arkasında kocaman "Make Roads Safe" yazan araçtan beline kadar sarkan Hamilton, güzel bir tezat olmadı mı? Neyse, 2 hafta sonra Valencia'da olacak takımlar. Sıcak ve sıkıcı bir yarış bizi bekliyor gibi, favoriler yine Mclaren.

30 Mayıs 2010

Red Bull Suicide

Çok hikayesi olacak, çok konuşulacak, tarihten bir çok sayfayı açacak özel bir yarış oldu Istanbul GP'si. Çok hızlı bir şekilde başlayalım.

Haftasonu başlarken herkes, Red Bull'ların açık ara önde olacağını söylüyordu ama Mclaren, onlarla rahat bir şekilde başedebildi. Hatta genele bakınca, bir takımın diğerinden daha hızlı olduğunu söyleyemeyiz. Ama hangi takımın pilotlarının daha mantıklı olduğu ortada ve bu yarıştaki bütün fark bundan ibaretti. Mark Webber'in mi Sebastian Vettel'in mi haklı olduğu çok önemli değil. Buraya kadar uyum içinde bir takım havası veren Red Bull, bundan sonra bir savaş alanına dönecektir. Webber-Vettel kazasından sonra kapışan Mclaren ise, burun farkıyla daha mantıklı olduklarını gösterdiler. Onlar da sonuna kadar savaştılar ve birbirlerine çarptılar ama göz karartıcı bir şekilde değil, fair-play'in tam sınırda bir savaştı bu. Fuji 2007'den bugüne gelen özel bir yazı gelecek yakında, bekleyin.

Herkes kendine yarışacak bir takım bulmuş gibiydi. Mclaren ile Red Bull farklı bir yarış yaptılar. Mercedes tek başına gibiydi. Hemen arkalarında Renault ile Ferrari kendi aralarında kapıştı. Onların arkasında Force India-Sauber çekişmesi vardı. En sonlarda da Toro Rosso-Willliams, Virgin-HRT yarışları vardı. Bolca lastik lastiğe çekişme yaşandı. Bunların en zevklilerinden biri de Alonso-Petrov çekişmesiydi. Alonso'nun galibiyetiyle sonuçlanan bu düelloda Petrov'un lastik patlatması ve puan alamaması, onun için çok iyi geçen bir haftasonunun üstüne düşen leke oldu. Yine de en hızlı turu yapmış olması, potansiyelini göstermesi açısından önemliydi.

Ferrari, tarihinin 800. yarışından çokça beklenti ve bomboş eller tadında hatıralarla ayrıldı. Ama bazen, kaybetmek, aslında kazanmaktır. En büyük rakiplerinin takım içi çatışmalarını onlar yaşamadı ve belki de en huzurlu ve yarışlara odaklı olanlar onlar. Yine de Alonso'nun dün Q2'de elenmesi, bugün de pitlere kadar Kobayashi'yi geçememesi büyük hayal kırıklığı. Aynı zamanda hızlı pistlerde Sauber'in ne kadar güçlü olduğunun da bir göstergesi bu.

Genelde televizyonlarda izleyemediğimiz yeni takımlar yarışını da, pistte olunca rahat rahat izledik. Lotus, çok açık ara daha hızlı diğer iki takımdan. Ama Trulli ve Kovalainen, aynı turda yarışdışı kaldılar. HRT de Virgin ile arayı ciddi kapatmış ve aynı tempoda aşık atabiliyorlar Richard Branson'ın takımıyla. Ama sonuçta yarışı bitirenler sadece Virgin'in araçlarıydı. Yani her 3 takımın da mutlu olabileceği bir nokta var.

Bunun üstüne bol bol yazı yazacağız zaten ama Red Bull'ların yaptıkları, bütün bir sezon içinde önemli bir kırılma noktası olacağa benziyor. Prost-Senna günlerinden beri böyle bir olay pek yaşanmamıştı, Alonso-Hamilton çekişmesi bile bir adım gerideydi bundan. Daha çok konuşacağız. Ayrıca F1.com'un Türkiye GP'si videosunu da çok merak ediyorum.

17 Mayıs 2010

Flying Oz-man

Mark Webber'in Monaco zaferi, enteresan bir dominasyon olarak çarptı bana. Formula 1 tarihinde, bir şekilde pilotların/takımların domine ettiği dönemler oluyor hep. Ters kronolojik bakarsak Button ve Brawn'ın dönemi, Schumacher ve Ferrari yılları geliyor akla ilk.

Red Bull'un bu seneki performans avantajı, tam anlamıyla skor tabelasına yansımadı şu an iki şampiyonada lider olsalar da. Çünkü, eğer yansıyacak olsaydı, arayı ciddi açmış olmaları gerekirdi. Herşeyi bırak 6da 6 pol pozisyonu kazandılar. Ama Webber'in ikidir kazandığı yarışlar, aracın dominasyonundan çok, sakin ve çok hızlı sürüşlerin getirdiği bir şey. Bunu, yine şampiyonluk adayı takım arkadaşını geçişinden anlayabiliriz. Michael Schumacher ve Barrichello'nun arasında böyle bir karşılaştırma yoktu, Michael her zaman patron ve 1 numaraydı. Ama Red Bull'da iki şampiyonluk adayı birden var ve birbirlerine olan hızları, karşılaştırmaya çok müsait.

Webber, hem Barcelona'da hem de Monaco'da polden yarışı rahat bir şekilde kazandı. Geçişin zor olduğu bu pistlerde kesinlikle bundan yardım almadı üstelik. Dün, 5 kez güvenlik aracı girip açtığı farklar kapansa da yine, yeniden farkı açmasını bildi. Gerçekten ayağa kalkıp alkışlamanın zamanıdır.

Bir alkış da Kubica'ya. Araçlarının performansları arasındaki farkın kapandığı ve pilotajın öneminin arttığı Monaco'da, Leh sürücü gösterdi ki altında ciddi bir araçla şampiyonluğa rahat oynar. Ferrari, Webber hakkında çıkan dedikoduları yasaklasa da Kubica dedikodularına dur diyemez bundan sonra.

Tabi yarışın en ilginç olaylarından biri Schumacher'in son virajda Alonso'yu geçmesi ve sonrasında aldığı ceza. Serhan Acar, kendi sitesinde çok güzel açıklamış olayı, buradan bakabilirsiniz. Üstüne fazla birşey eklemeye gerek yok. Ama pist üstünde Schumacher'in Rosberg'i geçtiği, ve bunu, Rosberg'in sevdiği kısa dingil mesafeli şaside yaptığını unutmamak lazım. Bir dev, yeniden uyanıyor mu?

Yılın en beklenen yarışı Monaco GP, gerçekten güzel geçti. Williams'ların Güvenlik Aracı gerektirecek kazaları, Barrichello'nun direksiyonu fırlatması, Karun Chandok ile Jarno Trulli'nin üstüste çıkmaları, Alonso'nun cesur geçişleri, Webber'in kusursuz sürüşü ve çıkan rögar kapakları... Şimdi ise sırada bizim yarış var, heyecan doruk noktada. Biletix yollasın biletimizi de havaya girelim.

Bir de soru ile bitirelim yazıyı: Bu seneki kurallar, yarışları hakkaten sıkıcı kılıyor mu?

10 Mayıs 2010

Webber, Si!

Anneler günü ve Yeni Zelanda Rallisi ile çakışan Katalunya GP'sini canlı izleyemedim. Bir de Digitürk, sessiz ve durarak kaydederek beni iyice sekteye vurdurmuş oldu. Yine de bir şeyler yakaladım yarıştan.

En belirgin olanı Webber'di. Polden sonra sadece ilk virajda zorlandı, geri kalanında kafası rahat bir yarış oldu Avustralyalı için. Ayrıca Red Bull'un hem hızda hem de geliştirme hızında diğer takımlardan bir adım önde olduğunu gördük. Fark kapanacağına açılmış ve bundan sonra rakiplerinin fazla fazla çalışması gerekecek belli ki. Ama Vettel, Red Bull'un hala teknik dayanıklılık konusunda mükemmel olmadığını, bu hızlı aracın bile bir aşil tendonunun olduğunu hatırlattı. Yine de 3. olması ise bambaşka bir başarı.

Ferrari'lerin son derece silik olduğu haftasonunda, Alonso, takım liderliğini pekiştirirken, bir yandan da Massa, kendisini Italyan takımında tutacak formdan bir adım daha uzaklaştı. Önünde kapışan Button-Schumacher'e bir türlü yaklaşamayarak tifosileri hayal kırıklığına uğrattı. Kubica-Ferrari flörtü, şimdiden gazetelerde yeterince yer buluyor.

Mclaren ise günün şanssızı idi. Hamilton'ın son turda lastik patlatması, akıllara aynı pistte Kovalainen'in lastiğinin sönüp duvara girmesini hatırlattı. Lewis'in bu sene pek şanslı olduğu söylenemez. Button'ı ise Schumacher'siz anmak olmaz bu yarışta; sadece birbirlerini gördü iki pilot. Ve hatta Schumacher, bu yarışın en iyi sürüşünü yaptı. Kendisinden açıkça daha hızlı Button'ı, tur üstüne tur arkasında tutmayı başarmak, eski Schumacher'e yavaş yavaş dönmenin sinyalleri olabilir.

Günün bir başka başarılı sürüşü ise Alguersuari'den geldi. Genç Ispanyol, ciddi geçiş hamleleri yaptı, bir pitten geçiş cezası almasına rağmen son puana tutundu. Eğer o cezayı almamış olsa ne olurdu diye sormadan edemiyor insan. Barrichello kadar fazla sıra çıkmasa da, Jaime'nin bir üst kademe bir takımda yer bulması gerekiyor.

Hızlı izlediğimden mi bilemiyorum ama sezonun Bahreyn'den sonraki ilk normal yarışı, hiç de fena değildi sanki. Güzel çekişmeler, şans/şanssızlık, pitstoplarda geçişler; hepsi vardı ve sonucunu merak ettirdi. Demek ki yağmur olmadan da yarışlar fena geçmeyebiliyormuş. Haftaya Monaco var, çok sıkıcı veya inanılmaz heyecanlı geçebilir. Sonra da Türkiye GP!! Işte şimdi F1 sezonu hız almaya başladı yavaş yavaş!

18 Nisan 2010

Çinçin: Button Iyiymiş!

Eski Tuttifrutti günlerinde çinçin yapılır, o zamanki yaşımızda pek bilmediğimiz ama öğrendiğimiz şeyler ortaya çıkardı. Yani biliyorduk onların orada olduğunu ama üstünde pek konuşulmazdı.

Button da biraz çinçin oldu aslında. Geçen senenin dünya şampiyonu adamına, kimse "bu da iyi pilot aslında" diyemiyordu. Dedirtmiyordu o da. Hamilton'a bakıyorsun, onu geçiyor, bunu ters tarafa yatırıyor, hırslı. Ama Button çift katmanlı difüzörün gölgesinde şampiyon oluyor, araba kötü olduğunda ortada yok falan filan.

O yüzden bugün onun için de bir eşikti sanki, onu eleştirenler için de. 5. başladığı yarışta kaosu yönetti, sonlardaki ufak hatası hariç yanlış bir adım atmadı ve sonuna kadar hakkederek Çin GP'sini kazandı. Arkasındakilere bakıyorsun: Hamilton 4 kere pit stop yapıyor, 2. bitirmesi tamamen güvenlik aracı sayesinde. Alonso 5 stop, biri ceza. Çoğu pilot bir yağmur lastiğine kaymış, 3 tur sonra geri dönmüş slickler için. Herkes kaostan, kakafoniden boğulmuş.

Button ise sessizce, işini yaparak, Rosberg'i avlayarak yarışını kazanıyor. Düşününce, Button'ın suçu bunu spektaküler şekilde yapmaması. Hep sakin, olaysız, kendi halinde yarışıp kazanıyor. Kendini paralıyor gibi gözükmüyor. Kimseye inanılmaz geçiş hamleleri yapmıyor. Bu yüzden de iyi pilotmuş gibi anılmıyor.

Burada Button ile Hamilton'ın Mclaren savaşına da değinmek lazım. Button'ın çok iyi yaptığı kaos kontrol, sinir kontrol, dil kontrol konularında Hamilton aynı şekilde kötü. Pist üzerinde kimseyi geçmekte zorlanmasa da lastiklerini parçalıyor, lastik seçimi yüzünden takımıyla kapışıyor ve onları medya/kamuoyunun önüne atıyor, üstüne üstlük artık sonuçları da getiremiyor. Button'ın, Hamilton'ın ini diyebileceğimiz Mclaren'de işinin zor olduğunu söylemiştim ama şu anki görünüşte 2009 şampiyonunun sakinliği, 2008 şampiyonunu gittikçe geriyor. Bu Lewis'in Mclaren kariyerini bitirebilir mi? Aklıma gelmiyor değil.

Ben de Button'ı çok yükseklerde tutmuyordum açıkçası ama bugünden itibaren görüşlerimi değiştirebileceğimi gördüm kendi adıma. Şampiyon olur mu? Bence zor, ama sezon sonunda yukarılarda bayrağı taşıyacağını düşünüyorum.

04 Nisan 2010

Malezya GP: Sonunda Red Bull

Yağmur gelmeyince, aslında beklediğimiz heyecanı bulamadık diyebiliriz. Neyse ki dünkü yağmurla Mclaren'ler ve Ferrari'ler geriye düştü de biraz zevklendi yarış. Yine de 3 yarışta 3 farklı pilot ve 3 farklı takım galibiyet aldı ve puanlar iyice birbirine yakın.

Red Bull'lar sonunda bekledikleri ve çoktan hakkettikleri galibiyeti elde ettiler duble yaparak. Burada Vettel'in ilk virajdaki mükemmel atağı ile liderliği almasına dikkat çekelim, o olmasa muhtemelen Webber yarışı kazanırdı. Aslında diyecek çok bir şey yok haklarında Malezya özelinde, bir Red Bull yazısı ise tek başına lazım.

Rosberg, Gümüş Oklar adına ilk podyumu yakalamış olsa da hala belli ki 4 Büyükler arasında son sırada onlar var. Kopan lastik bijonu Schumacher'i yarışdışı bırakmış olmasaydı da performans olarak çok ciddi bir tehdit olmadı hiç bir zaman eski şampiyon. Rosberg de hiç bir zaman Red Bull'ları zorlayamadı. Brawn-Haug ikilisi bunun farkında olduklarını söylüyorlar zaten, aradaki performans farkını kapatana kadar gelen bu puanlar, onları eminim mutlu etmiştir.

Mclaren-Ferrari savaşında ise bu sefer kazanan Mclaren oldu. Hamilton, 20. başladığı yarışta daha ilk virajda tırmanmaya başladı ve bir kaç tur sonra kendinden 4 sıra önde başlayan Toro Rosso'ları bile geçmişti. Aynı Toro Rosso'ları Ferrari'lerin geçmesi ise son derece uzun sürdü. Bu sırada Hamilton, ilk 10'a girmiş, pirana gibi turluyordu.

Daha sonra Jenson Button, Avustralya'daki gibi yine dominant taktiği belirleyen pilot oldu. Bu sene pitstoplar, belirli bir taktiktense diğer takımlara reaksiyon şeklinde olduğundan, hemen arkasındaki turlarda bir çok pilotu pite girer gördük. Geçen yarışta yumuşak lastiklerle 50 tur atan Button, bu sefer sert lastiklerle 50 tur atarak yarışı 8. bitirdi. Arada Massa'ya uzun süre direndi ve Alonso'yu arkasında tutmayı başardı. Hamilton ise çok büyük bir hızla yaklaştığı Sutil'i geçmeyi başaramadı ve 6. oldu.

Bu noktada Force India'lara da değinmek lazım. Ilk defa sıralamada iki araçlarını birden ilk 10'a soktular. Ama pazar günü ilk iki yarışta olanın tersi oldu; Liuzzi bu sefer şanssızdı, Sutil ise Hamilton'a, 300 Spartalı'nın Acem Ordularına yaptığı türden bir savunma yaparak 5. oldu. Seneye koşulacak Hint GP'sinde bu ikiliye verilecek desteği şimdiden merak ediyorum.

Ve Ferrari. Cumartesi gününün en beceriksiz gözüken takımı, pazar günü de kaderini pek değiştiremedi. Yarışın başında uzun süre Toro Rosso'ları geçemeyen kırmızılar, daha sonra Jenson Button'ı geçerken çok zorlandı. Massa, geç de olsa güzel bir hamle ile geçerken, Alonso, tam atağının ortasında motoru patlayınca yarışın bitimine 1 tur kala yarışdışı kaldı. Çok ciddi bir hayal kırıklığı. Ama Red Bull'un ilk iki yarıştaki hayal kırıklığından sonra bugünü yaşadığını varsayarsak, uzun sezonda Ferrari, yine çok avantajlı. Sonuçta hala iki pilotları sıralamada 1-2.

Bu yarışta dikkat çeken diğer bir nokta, bir çok pilotun dayanıklılık sorunu çekerek kaza yaşamadan yarış dışı kalması oldu. De La Rosa daha yarış başlamadan yarışdışı kaldı (hidrolik), Kobayashi çok iyi gittiği yarışta vites kutusu sorunu yaşadı, Schumacher'i yazdık, Alonso motor patlattı, Liuzzi ve Petrov da yarış sırasında araçlarını yana çekmek zorunda kaldılar. Uzun zamandır bu kadar mekanik sorunu bir arada görmemiştik.

Yeni takımların çekişmesi de sonunda eğlenceli bir hale geldi. Henüz eski takımları yakalayamasalar da en azından kendi aralarında güzel çekişiyorlar. Bu yarışta üstün olan taraf, net bir şekilde Virgin'di. Peki dizayn sorunu yüzünden yarış bitirecek kadar büyük bir deposu olmayan araç bunu nasıl yaptı? Ben bilmiyorum, bilen beri gelsin. HRT'ler de ilk defa pist üzerinde bir araç geçtiler, Lotus için büyük bir utançtır bu heralde. Yine de yeni takımların performansının ve dayanıklılıklarının her yarışta farkedilir derecede arttığı gözüküyor. Lucas di Grassi, sadece 3 tur geride bitirdi yarışı :)

Yarıştan hemen sonraki reaksiyonlarımızı böyle belirtelim ama hafta içinde yazılacak, konuşulacak çok şey var. Bir yandan da Ürdün Rallisi'nde olan olaylar var, onları da yazmak için sabırsızlanıyorum. 18 Nisan'da Çin GP'sini izleyemeyebilirim, Türkiye Rallisi'nde olmayı planlıyorum, bu sefer siz izleyin bana anlatın.

29 Mart 2010

F1'i Sevme Sebepleri

Bahreyn'de "yarış çok sıkıcı" diye ağlayan Formula 1 camiası, muhtemelen Avustralya GP'siyle kendine gelmiştir. Bol bol geçiş, lastik lastiğe savaşlar, beklenmedik olaylar ve yağmur. Ama ben kendi açıma, Formula 1'i niye bu kadar sevdiğimi, niye motorsporlarının en uç noktası olduğunu bir kez daha gördüm.

Yarış sırasında beni kendine hayran bırakan anları&kişileri yazıyorum: Jenson Button'ın, kuru lastiğe geçme kararı, griddeki bir çok pilotun yapmayacağı (ve yapmadığı) bir kumardı. Bütün yarış boyunca bu kararın Jense tarafından mı takım tarafından mı verildiğini merak ettim, basın toplantısında Jense, kendisinin aldığını söyledi. O zaman tebrikler ona.

Alguersuari ve Luca di Grassi. Iki gencecik pilot. Yarış bitirmeleri bile başarı, puan almaları sevinç kaynağı. Ama di Grassi, Schumacher'in kendisini geçmesiyle pes etmedi, onu geri geçmeyi başardı. Içine bir Montoya kaçmış gibiydi. Aynı şekilde Alguersuari. Ehliyetini yeni ıslatacak yaşta bir pilot olarak, Schumi'yi yarışın sonlarına kadar arkasında tutmaya çalıştı. Bu iki sürüşü takdir etmeden geçmek, büyük ayıp.

Ve Kubica. Aslında onun hakkında çok daha uzun bir yazı lazım ama Leh pilotun, orta sınıf Renault'suyla arkasındaki bütün baskılara dayanıp ikinci olması (hele de 9. başladığı bir yarışta) ayakta alkışlanacak bir sürüştü.

Peki ya Alonso? Button, ilk virajda vurup döndürmeseydi, Alonso (ve Schumacher) üst sıraları çok daha net zorlayabilirdi. Ama Schumacher, gerilerde gençlik ateşiyle mücadele ederken Alonso, birer birer yukarı tırmandı ve 4. olmayı başardı. Bu sırada Hamilton'dan, Webber'den çok ciddi baskı yemesine rağmen. Hala şampiyona lideri olması, bugünkü olgun sürüşünün sonucu.

Ve orta şekerli kahveler Hamilton ile Webber'e geliyor. Hamilton ile başlayalım. Pistteki en deli dolu pilot oydu. Önündekilere uyguladığı baskı ve Rosberg'i geçerken gösterdiği ultra-usta sürüş, Hamilton'daki inanılmaz potansiyelin sonucu. Ama bunu yaparken 2 set lastiği parçalamasını da unutmamak lazım, hele de bütün rakipleri tek seti koruyabilmişken. Bu gerçek, sürüşünün değerini biraz azaltıyor gözümde. Webber de Hamilton gibi inanılmaz hızlıydı, zaten ev sahibi yarışında da genelde başarılı oluyor. Ama Webber'in, Massa'yı kaç kere geçmesi gerektiğini hatırlamıyorum. Fazla zorlayan ve fazla hata yapan rolüne büründü. En sonunda da Hamilton'a arkadan bindirip 9.lukta kaldı.

Sonunda 2010 gridinin, uzun zamandır görülen en iyi grid olması, meyvelerini verdi. Bahreyn'den sonra sıkıntı, geçişin olmayacağı ve en iyi pilotun önde olması durumunda yarışların sıkıcı geçeceğiydi. Fakat hepimizin sormayı unuttuğu soru şu oldu: "peki ya bir sebepten dolayı en iyi pilot önde değilse?". Yağmur, bir şekilde bunun oluşmasını engelledi ve daha iyi araba-pilot kombinasyonları geriye düşebildi. Sonrasındaysa şahane bir yarış oldu. Her yarışta bu olacak değil, o zaman da yarışlar sıkıcı olacaktır. Ama bu kurallardan önce de her sene bir sürü sıkıcı yarış olurdu, bu yeni bir durum değil kısaca. Bence bir süre daha bekleyip, takımların ve pilotların kurallara alışmasını görmeliyiz. Sonrasında daha doğru şeyler söylenebilir.

Haftaya koşulacak Malezya GP'sini şimdiden hevesle bekliyorum. Ya orada da yağmur yağarsa?

14 Mart 2010

Bahreyn: Bir Ferrari Rüyası

En başta şunu rahatlıkla söyleyebilirim, çok özlemişiz. Vettel'in sorunu haricinde sıkıcı olarak değerlendirebileceğimiz bir yarış bile, heyecan verdi.

Yarışı uzun süre önde götüren, hatta güzel şekilde kontrol eden Vettel'in, egzost sorunu yüzünden Ferrari'lerin ve Hamilton'ın arkasında kalması, gerçekten çok yazık oldu. Çünkü bu sene şampiyonluğa oynamasını beklediğim bir pilot genç Seb. Onun sorunu sayesinde Ferrari de sezona duble ile başladı. Bu arada Ferrari'nin bir önceki dublesi Fransa 2008'de de Raikkonen, aynı egzost sorunu ile yarışı kazanmıştı. Şans dediğin bu olsa gerek.

Italyanlarda Alonso, Kimi gibi, Ferrari'deki ilk yarışını kazandı. Şimdi soru, yine Kimi gibi, Ferrari'deki ilk senesinde şampiyon olabilecek mi? O kadar ileriye gitmeden söyleyebileceğimiz, belli ki Alonso'nun şu an griddeki en mutlu insan olduğu. Zigzaglarla finiş çizgisine gelirken de bu açıkça belliydi.

Bir yandan da Massa'nın hikayesi var. Büyük sıkıntılardan sonra gelen bu ikincilik (ki basın toplantısında kendisinin de belirttiği gibi en iyi sezon başlangıcı oldu), üstünden büyük bir yük atmış ve onun için de en az Michael Schumacher kadar ikinci bir başlangıç olmuştur.

Mclaren'de ise durum şimdiden belirginleşti gibi. Hamilton, çok rahat bir şekilde Button'ı geçti, yani beklenen oldu. Hamilton, downforce sıkıntısı yaşayan Mclaren'i ile podyuma çıkarken, Button'ın sorunlu araçtan performans alamama hastalığı yine ortaya çıktı. Heralde kimse Webber'i arkasında tutup 7. olmasını başarı olarak görmüyordur.

Mercedes GP, nispeten sessiz başladı ve bitirdi sezonun ilk yarışını. Rosberg'in Schumacher'den bütün haftasonu boyunca daha hızlı olması dikkatleri çekti ama Schumi, üstündeki pası atınca neler olacak merakla bekliyoruz. Yine de Red Bull ve Mclaren gibi karışık duygular yerine, daha istikrarlı turların sahibi oldular, ki bu bile başarı.

Ferrari, rüşdünü ispatladı. Mercedes, 5.lik ve 6.lık ile en iyi üçüncü takım gibi durdu. Mclaren ve Red Bull ise karışık sinyaller verdiler. Red Bull'un hızı da dayanıklılık seviyesi de ortada. Hangi denge ağır basarsa oraya gidecek takım belli ki. Ama eğer geçen senekinden daha az sorun yaşarlarsa Vettel'in şampiyon olmamak için bir nedeni kalmaz.

Bu gridin başı. Peki sonu? Yeni takımlardan HRT, beklendiği gibiydi. Karun'u ilk turda kaybettiler, bir kaç tur sonra da Bruno Senna gitti. Henüz üstüne yazı yazacak bir performans bile sergileyemediler. Virgin, yarış başlarında Lotus ile eşit seviyede gibiydi. Zaten Glock da Lotus'ların önünde başlıyordu yarışa. Ama onlar da en başta di Grassi'yi, sonra da Glock'u kaybedince gözler Lotus'a döndü. Malezyalılar, gridin geri kalanına göre çok yavaşlardı, burası kesin. Ama çok kısa sürede iki tane finiş görecek araç hazırlamaları bile gerçekten çok büyük başarı. Yeniler grubundan sıyrılıp orta sınıfları hedefleyecek ilk takım olacaklarını, adeta bayrak açar gibi ilan ettiler.

Orta sıralarda ise Force India, bu seneki hedefleri "markalar sıralamasında beşincilik"in hakkını verdiler ve ilk dört takımın arkasına kuruldular. Sutil, sert lastiklerle 10. başladığı yarışta, ilk virajda Kubica ile çarpışmasaydı belli ki iyi bir yerlere gelecekti. Onun yerine yarışta 9.luğu, yarışa 12. başlayan takım arkadaşı Liuzzi aldı.

Renault ise neler yapabileceğine bakıp üzülüyordur. Kubica, ilk virajda Sutil ile çarpışıp sonunculuğa düşünce iki pilot için de berbat oldu yarış. Petrov ise son derece iyi başladığı yarışta, bir kerb'ün üstünden sert geçince süspansiyonuna hasar verdi ve yarışdışı kaldı. Not etmek gerek ki eski takımlardan klasmana giremeyen tek sürücü de Petrov oldu. Yine de Renault, iyi bir geliştirme süreci yaşarsa orta sıralarda büyük bir güç olur.

Williams ise Force India ile olan mücadelesinde bu yarışlık yenildi diyebiliriz. Rubens Liuzzi'nin, Hulk Sutil'in arkasında kaldı. Ama yine de silik geçen sezonların ardından takım, bu sene çok daha iyi bir tempoda ve şevkli gözüktü. Frank Williams'ı ve ekibinin böyle görmek, her Formula 1 severi mutlu etmiştir eminim ki.

Yarışın kötü sürprizlerinden biri Sauber oldu benim için. Herkesi şaşırtıcaklarını beklerken sessiz sedasız iki aracı da kenara çektiler. Oysa lastikleri yumuşak kullanmaları ve Ferrari motorları ile potansiyelli gözüküyorlardı. Toro Rosso'da ise Buemi, yarış sonlarında kenara çekse de Alguersuari, tur yemeyerek ve yarışın en iyi tur zamanlarından birine imza atarak aslında kendi çapında bir mucizeye imza attı. Ne var ki onun da derecesi 13.lüktü.

Hızlı bir özetini geçmiş olduk Bahreyn GP'sinin. Hafta boyunca açıklamalar ve yorumlarla daha çok yazarız üstüne. Bir sonraki yarışın iki hafta sonra Melbourne'de olduğunu da hatırlatalım.

Related Posts with Thumbnails