19 Ocak 2010

Yeni Ciciler 3

Sauber'de Kobayashi'nin takım arkadaşı, bence sürpriz şekilde, Pedro de la Rosa oldu. Umalım da pistteki performansı, saçları kadar demode olmasın.

Pedro de la Rosa'dan Sürpriz

Bugün Isviçre'nin karla kaplı Alplerinden bir Sauber haberi çıkageldi: Kobayashi'nin takım arkadaşı Pedro de la Rosa olacak 2010'da.

Son dakikada gride girmeyi başaran Sauber'in, yeteneğini gösteren Kobayashi'nin yanına daha tecrübeli birini alacağını tahmin etmek çok zor değildi. Zaten son günlerde Fisichella'nın buraya gittikçe yaklaştığı haberleri de çoğalmıştı. Özellikle Ferrari ile Sauber'in bir süre önce motor anlaşması imzalamaları, bu senaryoyu oldukça mantıklı kılıyordu. Fisichella, Sauber'de yarışırken aynı zamanda Ferrari'nin yedek pilotu olmaya da devam edecek ve Massa'nın durumuna göre belki Italyan'lara da geçiş yapacaktı. Sauber için artısı da tecrübeli bir pilotu saflarına katmanın dışında, motor ücretinde de belli bir indirim olacaktı. Sezon başı Petronas sponsorluğunu kaybeden takım için, böyle bir maliyeti düşürmek de kritikti. Yani o kadar uyan bir senaryoydu ki, benim gözümde olmaması çok zordu.

Yine de kafamı kurcalayan bir nokta vardı. Quick Nick, hala boşta. Merc ile işler istediği gibi olmayınca, yıllarca yarıştığı Sauber'e geri dönüş, iki taraf için de iyi olabilirdi. Sponsor parası olmasa da Peter Sauber-Nick Heidfeld sevgisi bu işi olabilir kılıyordu. Yani Fisichella olmazsa, Nick de plaseydi.

Peki Pedro de la Rosa nerden çıktı? Açıkçası hala bilmiyorum. 38 yaş ile Schumacher'den sonra en yaşlı pilot o. Yanında çok ciddi bir sponsor parası getirmese de, Santander ile ilişkileri, dolaylı yollardan bir miktar getirebilir. Ayrıca son tam sezonunu 2002'de çıkardı, kısaca biraz paslı da diyebiliriz (2006'daki kısa ama verimli periyodu saymazsak). Mclaren'in 7 yıldır test pilotluğunu yapması, bir yandan negatif iken, orada topladığı ciddi teknik yeterlilik ve araç geliştirme becerisi, Sauber'in seçiminde etkili olabilir. Artık BMW'siz araç yapacak takıma ve genç takım arkadaşı Kobayashi'ye yardımı dokunabilir ve zamanı dolunca sorunsuz gidebilir bir aday. Yine de Peter Sauber'in bu seçimine şaşkın olduğumu itiraf edeyim. Hayırlısı diyelim...

Peki kafamdaki sorular: Ferrari, motor sağladığı takıma Mclaren test pilotunun gelmesine ne der? Nick Heidfeld'in çok az seçeneği kaldı, tek ciddi opsiyon da kankası Kubica ile Renault'da buluşmak, bakalım o ne olacak? Uzun zamandır yarışmasa da test pilotluğu yapan Luca Badoer'in, geçen sene nasıl çuvalladığını gördük, aynı şey de la Rosa'nın başına da gelecek mi?

16 Ocak 2010

2010 Sezon Değerlendirmesi - Takvim

Hazır daha testler ve tanıtımlar başlamamışken, 2010'a bir girizgah yapmak için tam zamanı. Bu yazı dizisinde takvim, takımlar ve pilotlar, yeni kurallar ve etkileri hakkında konuşacağız.

Takvim ile başlayalım. Sırası, yarış günleri aşağıda:

14 Mart_________Bahreyn
28 Mart_________Avustralya
4 Nisan_________Malezya
18 Nisan________Çin
9 Mayıs_________Katalunya
16 Mayıs________Monaco
30 Mayıs________Türkiye
13 Haziran_______Kanada
27 Haziran_______Valencia
11 Temmuz_______Ingiltere
25 Temmuz_______Almanya
1 Ağustos________Macaristan
29 Ağustos_______Belçika
12 Eylül_________Italya
26 Eylül_________Singapur
10 Ekim_________Japonya
24 Ekim_________Kore
7 Kasım_________Brezilya
14 Kasım________Abu Dhabi

Macaristan'dan sonra 4 hafta yaz tatili veriyor F1, bu sırada fabrikalar da kapanıyor. Geçen sene takvimde olmayıp bu sene eklenen 2 yarış var. Biri Kore, öbürü Montreal. Kore'yi henüz bilmiyoruz, inşaat halen devam etmekte. Montreal ise yılların eskittiği ama bizlerin izlemekten bıkmadığı pist. Hemen hemen her yarışında güvenlik aracının çıkmasıyla, Şampiyonlar Duvarı, nedense bol diskalifiyeleri ve eşine az rastlanır kazaları ile hevesle beklediğim yarışlardan biridir Montreal Gilles Villeneuve pistindeki yarış.

Geçen seneki yarışların hepsinin de takvimde olduğunu düşünürsek, 19 yarış ile, uzun yılların en yoğun takvimi olacak 2010. Seneye buraya Hindistan GP'sinin ekleneceğini biliyoruz. Türkiye ise sallantıda.

Formula 1 takvimi, çok ciddi pazarlık ve politika konusudur her zaman. Gidilen ülkelerdeki pist koşulları tabi ki önemli ama Macaristan gibi ultra-kötü bir pistin yıllardır takvimde kalmasının sebeplerinden birinin, girişindeki Bernie Ecclestone heykeli olduğunu herkes bilir. Aynı zamanda Formula 1, para neredeyse oraya gider, çünkü takımlar için pazar önemlidir. Ferrari, bu yüzden şu anda Bernie'ye Amerika GP'si için bastırıyor. Çünkü en büyük pazarları. Yine aynı sebepten dolayı daha fazla yarış Uzak Doğu'da ve Orta Doğu-Körfez'de oluyor. Çünkü şu anda para orada. Malezya-Singapur-Çin-Kore, Bahreyn-Abu Dhabi. Bahreyn, geleneksel sezon başlangıcı olan Avustralya'nın yerinde, Abu Dhabi de klasik sezon finali Brezilya'nın. Ayrıca Abu Dhabi pistinin hemen yanındaki Ferrari Theme Park. Hepsi birer işaret Formula 1 takvimi hakkında.

Daha önce Ezeli Ebedi blog'a "Efsane Formula 1 Virajları" diye bir yazı yazmıştım, bu seneki takvimde Fuji hariç hepsi bulunuyor. O da kişisel olarak apayrı bir sevinç konusu.

Yeni araçları görmeden hangi araç hangi piste uyacak bilemiyoruz tabi ki. Ama bir gerçek var ki büyüyen benzin depoları ve buna bağlı yükselen ağırlıklarla Monza'da motorlar, Montreal'de frenler eskisinden çok daha fazla zorlanacak mesela. O yüzden de motoru daha ekonomik benzin kullanan takımlar, her pistte bir adım önde olacak. Heralde şu anda mühendislerin en çok kafa yorduğu alan budur.

Kısacası 2010 sezonunun heyecanları, sıkıntıları, başarıları, şanssızlıkları, hayal kırıklıkları bu sahnede oynanacak. Bundan sonra sırada takımlara ve pilotlara bakmak var.

12 Ocak 2010

2010 Model Ferrari

La Gazetta Della Sport, haftasonu yeni Ferrari'nin ilk detaylarını yayınladı. Çizimler, bu işin dehası olarak gösterilen ve resmi F1 sitesinde de çizim yapan Giorgio Piola'ya ait.

Geçen sene Ferrari'nin hayal kırıklıklarının en büyük sebebi, aerodinamik olarak yeterli olmamalarıydı. Çizimlere göre bu seneki araç, geçen senenin Red Bull'una baya yakın olacak. Çok şaşırtıcı değil gerçi, geçen sezonun RBR'ı, aerodinamik açıdan en başarılı araçtı. Çift difüzör olayı olmasa Brawn-Button yerine RBR-Vettel'i şampiyon görebilirdik, kişisel görüşüm bu. Ferrari'nin alıntı yaptığı yerler özellikle burundaki öne doğru kıvrım ve burnun yanlarının kalkıklığı. Yine de bu sene, benzin depoları en az iki kat büyüyecek ve Ferrari de buna göre değişiklikler yapmak durumunda.

Buraya kadarı zaten haberlerde de var. Yalnız benim anlamadığım kısım şu: Geçen sene benzin depoları çok daha küçüktü, bu sene bu büyüklük ve kilo artacak. Yani lastiklere, özellikle de yarışın başında daha çok iş düşecek, bunu biliyoruz. Yarış boyunca daha temiz sürüş yapanlar, agresif sürenlere nazaran yarış sonunda çok farklı hızlarda olacak. Peki soru şu; RBR'ın lastiklere ısı verişi herhangi bir arabadan farksızdı, yani üstün olduğu yer bu değildi. Ama Brawn'ın tasarımı, lastiklere daha zor ısı veren ama lastikleri çok daha rahat koruyan bir tasarımdı. Bu yüzden de soğuk yarışlarda lastiklere ısı geçiremeyerek RBR'ın gerisinde kaldılar. Bu sene büyük benzin depoları ile bu dertten kurtulacaklar, çünkü ağırlığı ile daha çok yere basan araç, lastikleri daha kolay ısıtacak. Yani sorun geçen seneki gibi lastik ısıtmak değil, tam tersine lastik korumak olacak 2010'da. Bu sebepten ötürü RBR'ın değil de Brawn'ın örnek alınması daha mantıklı olmaz mıydı?

Burada şöyle bir engel var. Geçen sene Brawn'ın başarısı, yukarıda dediğimiz gibi yüksek oranda çift difüzörü çok başarılı kullanmalarına bağlıydı. Ve takımlar, 2011'den itibaren bu sistemi kullanmamak için anlaşmaya vardılar. Yani Ferrari, bu yoldan gitmiş olsaydı kendisine başka çözümler bulmak durumunda kalacaktı. Yine de Brawn için 2009'da sorun olan aerodinamik yapı, 2010'da çok güzel iş görebilir ve ellerinde çift difüzör sorununu çözmek için bir yıl daha olabilirdi. Bu arada bunu yazana da sorarlar, araç tasarımı mı okudun, nereden emin oluyorsun? Mühendislik bile okumadım ama merak işte :)

Ve konuyu açıklayan soru: Ferrari, 2010 aracı için RBR 2009'dan esinlerek gerçekten doğru yolda mı gidiyor?

10 Ocak 2010

Paris-Dakar

Bu blogda sık sık, işinin ehli misafir yazarlara da yer vermeye niyetliydik. Bugün bunun ilk örneği ile karşınızdayız. Tolga Şansal'ın kaleminden Paris-Dakar...

Dakar Rallisi başlayalı bir hafta oldu. Sevgili blog okurlarına çok daha önce motorsporları tarihinin bu önemli yarışı ile ilgili bilgi vermek isterdim ama kısmet yarışın da dinlenme gününeymiş.

Bugünkü adıyla “Dakar” olan yarış; 1979 yılında çılgın bir Fransız’ın girişimiyle Paris’ten Afrika kıtasının Atlantik okyanusu sahilindeki ülkesi Senegal’in başkenti Dakar’a kadar sürecek şekilde organize edildi. Ancak yıllar boyunca Paris’ten verilen start ağırlıklı olmak şartıyla parkur sürekli değişti. Özellikle 1994 yılında Paris – Dakar – Paris ve 2003 yılında Marsilya’dan Mısır’ın ünlü dalış cenneti Sharm el-Shekh’e gidilen parkur son derece acımasız uzunlukta yarışlar oldu.

2001 yılı yarışı, Paris’ten startın verildiği son yarış oldu. 2008 yılı Dakar için tam bir dönüm noktasıydı. Global oyuncuların kasalarını doldurmak için Afrika'ya pompaladığı iç savaş belası, Dakar’ı tehdit etti. Moritanya’dan geçecek ekipleri tehdit eden yerel milislere karşı hükümetin “can güvenliğinizi sağlayamayız” çıkışı Dakar organizatörlerinin kıta değiştirmesine sebep oldu.

İyi ki de oldu. Adı, yılların geleneğini bozmayacak şekilde Dakar kaldı ama yarış Güney Amerika’ya gitti. Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten başlayan ekipler, Afrika’yı aratmayan çöllerden ve And dağlarının vahşi coğrafyasından geçerek Şili sahiline gidiyorlar. Atlantik okyanusundan Pasifik okyanusuna. Sonra tıpkı 94 yarışında olduğu gibi tüm ekipler için yarış başladığı yerde, yani Arjantin’de bitiyor. Yeni Dakar’da Afrika’nın otantik atmosferi yerine Güney Amerika’nın, ailece dağlara, etaplara çıkan yerel seyircileri hakim. Bu seyirci 2009 yılında herkesi çok mutlu etti. Hükümetler, turizm geliri sayesinde “hadi bir daha” dediler organizatörlere. Bu sene yaşanan seyirci ölümünden sonra ne olur bilemem ama ben pek etkileneceğini sanmıyorum. Dakar artık bu parkurdan zor çıkar bence.

Gelelim yarışın karakterine... Genelde kum tepelerinin aşıldığı çöllerde koşulan etapları olan Dakar’da son derece kırıcı taşlı ve kayalık parkurlar da koşuluyor. Yaklaşık iki hafta süren yarış boyunca bazı günler 800-900 km.lik özel etaplar koşuluyor. Kabaca; komple bir Dünya Ralli Şampiyonası’nı 15 günde bitirdiğinizi düşünebilirsiniz! Eh, hal böyle olunca da kullanılan araçlar ve hazırlıklar da ona göre oluyor.

Otomobiller üç ayrı kategoride yarışıyor. T1, T2 ve Open (açık) sınıf. Özellikle rally-raid yarışları için üretilen cross-country araçların olduğu sınıf T1. Dışarıdan bakınca normal bir kaportası varmış gibi görünseler de, aslında bir RC gibi tüp şase üstüne karbon, kevlar bir giydirmeden başka bir şey değiller. T2 sınıfı standart üretime yakın araçların sınıfı. Open sınıf ise Jean Lui Schlesser gibi çılgın Fransızların kendi ürettikleri buggy’ler ile yarışı bile kazanabilecekleri bir sınıf.

Kamyon sınıfı da ikiye ayrılıyor. T4.1 seri üretim kamyonlar, T4.2 modifiye kamyonların sınıfı. T5 sınıfı ise servis kamyonlarının sınıfı. T4 için homolgasyon şartı varken, T5’ler için yok. Özellikle 1980’lerde çift motorlu 1000 BG’lik kamyonlar, fabrika takımı otomobillerinden bile hızlıydılar. Kamyon sınıfını yıllardır ülkemizde satılmayan Rus Kamaz kamyonlar domine ediyor.

Dakar’da en çok ölümlü kazaların olduğu motorsikletler ise üç sınıfa ayrılıyor. Grup 1, 450cc altı motorlar. Grup 2, 451cc ve üstü motorlar. Grup 3 ise ATV’lerden oluşuyor. Yıllarca motorsiklet ile yarışıp, yarışı kazanmış Stephane Peterhansel otomobille de kazanarak aynı başarıyı 1992’de gerçekleştiren Hubert Auriol’u rekorunda yalnız bırakmadı.

Global olarak bakarsak, 1980’lerde Grup B otomobillerin dünya ralli şampiyonasında yasaklanmasının ardından Dakar epey renklendi. Ari Vatanen gibi ralli şampiyonları özel hazırlanmış Peugeot 205 ve 405 TI MI16’ları ile üst üste yarış kazandılar. Nissan’ın yıllar sonra Dakar’a geri döndürdüğü Vatanen’in ardından efsane pilot-rahmetli Colin McRae’yi yarıştırması, emekli ralli pilotlarının Dakar’a olan ilgisini arttırdı. Birkaç yıldır İspanya kralının golf arkadaşı, iki kez Dünya Ralli Şampiyonu olan Carlos Sainz’ın muhteşem performansına şahit oluyoruz. Geçen yıl lider giderken basit bir hata ile yarış dışı kalmıştı. Bu yıl şu ana kadar gayet iyi gidiyor.

Kemal Merkit ve Kutlu Torunlar’ın Jim Beam sponsorluğunda yıllardır Dakar’ı takip etmesi sayesinde bizler de yarışı tanıdık. Ama Dakar’da Türk pilotların tarihçesi çok daha eski ve köklü. Özellikle Renç Koçibey’in BMC takımı ile kamyon kategorisinde Dakar’a katılmış olduğunu, Intercity RentaCar’ı kuran Vural Ak’ın Mitsubishi Pajero ile birkaç kez Dakar’da yarıştığını muhtemelen bilmiyordunuz. Asıl bilmemiz gereken bir milad ise bizim vaktinde dünya standarlarında bir Dakar aracı yapmış olduğumuz.

Saffet Üçüncü’nün Fiat yıllarında o zamanlar yeni üretilmeye başlayan Doblo bazlı bir cross-country aracı yapıldı. Adı Sandstorm’du. Yıllar önce Camel Trohy’de ülkemizi temsil eden Ali Deveci tarafından testleri yapılan aracımızı vaktinde Zincirlikuyu’daki Fiat takımı garajında görmüştüm. Ama Sandstorm’un bende yarattığı heyecan İtalyanlar üzerinde farklı bir etki yaratmış olacak ki, “araç geliştirme bizim işimiz” diyerek, fuar bahanesiyle Sandstorm’u elimizden aldı ve kaybetti…

Dakar büyük bir heyecan. Resmi siteden ve gece yarısından sonra Eurosport ekranından sevgili Yiğit Top’un anlatım ve yorumuyla yarışı seyretmeyi ihmal etmeyin…

Tolga Şansal

08 Ocak 2010

WRC Istanbul'da

Aslında haberi biz geç düşüyoruz ama zaten ülkede kimsenin umrunda gibi de değil. Dünya Ralli Şampiyonası'nın (WRC) Türkiye ayağı, bu sene Antalya'dan Istanbul'a alındı.

Ilk önce bunun sebeplerine bakalım. Formula 1 gibi, WRC'nin de takvimine girmek isteyen çok talip var. Bu yüzden bir süredir dönüşümlü ralli sistemi uygulanmakta zaten. Bazı ralliler bir sene var, bir sene yok. Türkiye de bu dönüşümlü rallilerden biri. Antalya etapları, coğrafi olarak yakınındaki Kıbrıs ve Akropolis Rallileri gibi yavaş, sıcak, kırıcı. Yani bu 3 ralliyi birden takvimde bulundurmak aslında lüks. Ayrıca Türk seyircisi, Kıbrıs veya Yunan seyircileri gibi WRC'ye meraklı da değiller. Ilk senelerdeki seyirci sayısı, yerel halkın gittikçe ilgisini kaybetmesiyle oldukça geriledi. Organizasyon standartları da ilk senelerde, tecrübeli yabancı ekiplerin yardımıyla çok iyi seviyede olsa da, bizbize kaldıkça geriledi.

Bu yüzden aslında belki de Türkiye Rallisi'nin Istanbul'a gelmesi iyi oldu. Bir kere Avrupa Ralli Şampiyonası'nda (ERC) kullanılan etaplar yarı asfalt yarı toprak. Ayrıca Antalya'dan daha akıcı ve daha az kırıcı. Bu bizim, çevre coğrafyalardaki rallilerden sıyrılmamızı sağlıyor. Bununla beraber Istanbul'da daha çok insan, yani daha çok seyirci potansiyeli var. Bu işe para verip gelenler, muhtemelen Antalya'ya gitmeden önce 2-3 kez düşünür ama eğer aynı şehirdelerse, değişik bir haftasonu geçirmek için bile olsa gidebilirler. Böylece ciddi bir ilgi oluşabilir. Bununla beraber Istanbul, turistler için ulaşması daha kolay bir uluslararası hub. Antalya, bu konuda çok geride kalmasa da bir Istanbul olmadığı gerçek. WRC için gelen turistleri ülkede tutmak ve bir WRC turizmi yaratabilmek için, gelenlere ralliden fazlasını vermelisiniz. Yazın Antalya'da sorun yok ama rallinin kışın yapıldığı zamanlar, Istanbul çok daha farklı bir alternatif herkes için.

Kısacası, kişisel olarak, WRC Rally of Turkey'nin Istanbul'a alınmasını, takvimdeki devamlılığımız için panik butonuna basılması olarak görüyorum. Eğer bu aşı da tutmazsa, bir kaç seneye bu şerefi yaşayamıyor olacağız. Formula 1'in de günden güne uzaklaştığını düşünecek olursak, nereden nereye Türkiye diyor insan.

Spotlar Renault'da

Bir kaç gündür Renault kampında hareketli saatler yaşanıyor, haberler geliyor, gelişmeler oluyor. Kısaca bahsetmek de bize düşüyor.

Bir kere en bombası Flavio Briatore'den. Singapur 2008 yarışındaki Piquet kazasının ardından FIA'nın kendisine verdiği motorsporlarından ömür boyu men cezasına, Italyan playboy/takım patronu/pilot menajeri itiraz etmişti. Fransız mahkemeleri bu haftabaşında açıkladıkları kararlarıyla kendisini haklı bulmuşlar. Eşine çok rastlanmayacak bir karar gerçekten, daha önce bu tip karar merciilerinin mahkemelerce haksız bulunduğu aklıma gelmiyor (ama olabilir, bilen düzeltebilir). Flavio baya rahatladı tabi ki. Iade-i itibar'dan bahsediyor, Formula 1'e geri dönmeyi ileride düşünebilirim diyor. Ama bir noktayı atlamamak lazım. FIA'nın kararının bozulmasının tek sebebi usül yanlışlıkları. Yani kasten kaza yaptırmak ve başkalarının hayatını tehlikeye atmaktan halen suçlu. FIA, temyize gitse de üsul yanlışlıkları hep Briatore lehine olacaktır.

Anladığım kadarınca Jean Todt, FIA içinde yeni prosedürler başlatıp herşeyi hukuksal açıdan da doğru zemine oturtmak için hazırlık yapıyor. En başta FIA, kendisinin lisans vermediği birini spordan men etme hakkına sahip değil. Bu yüzden bir yandan kendi yetkisi içinde doğru cezalarla Briatore'yi suçlamayı, bir yandan da bundan sonra takımlar ve pilotlara ek olarak takım personelini de lisanslamayı düşünüyor. Böylece bir daha bu tip hukuksal sıkıntılarla uğraşmayacak. Son bir not olarak: Max Mosley, bu işin peşini bırakmaz ve bu olayda daha kan çıkar, sölemedi demeyin.

Bir de Renault'nun hala yaşayan tarafı var. Briatore'den boşalan takım patronluğuna Eric Boullier getirildi. Kendisi daha önce Fransa'nın A1GP takımının başındaydı. Bir yandan da bu sene Renault takımının çoğunluk hissesini alan Gravity Sports'un da CEO'su. Yani çok şaşılacak bir şey değil takımın başına geçmesi.

Boullier'in gelişi, bir süre önce yeni takımıyla yarışmadan ayrılabileceği sinyallerini veren Kubica'nın da gönlüne su serpmişe benziyor. Leh pilotun menajeri, Kubica'nın, takımın gidişatından memnun olduğunu ve ayrılmayı düşünmediğini belirtti. Ama hala Renault'nun ikinci pilotunun kim olacağı konusu muamma. Geçen seneki ikinci pilot Grosjean, bir aday ama en az şansı olanlardan biri. Gravity'nin kendi pilot yetiştirme akademisi var ama Boullier, koltuğu kapacak pilotla ilgili tek kriterin yeteneği olduğunu açıklaması ile anlaşılıyor ki ekmek, aslanın ağzında.

Yine de geçen sene ve sezon sonunu sıkıntılı geçiren Renault'nun (veya adı Renault olan takımın) kendini piste ve performansa odaklıyor olması güzel bir şey. Umarım eskilerin o efsane sarı-siyah renklerini keyifle izleriz 2010'dan itibaren.

07 Ocak 2010

GT5


Motorsporları tutkunu ve bir Play Station sahibi olarak 26 Mart 2010'u çok büyük bir heyecanla bekliyorum. Bu ne Formula 1 sezonunun başlangıcı, ne de kişisel olarak önemli bir gün. 26.03'te Gran Turismo 5 piyasaya sürülecek.

Herkes PES veya Fifa oynarken, kendime adam gibi kapışacak rakip bulamamak beni ne kadar üzse de, GT serisinde almaya çalıştığın lisanslar, tarihi pistlerde, inanılmaz detaylı araçlarla yarışmak gerçekten beni benden alıyor. GT5 Prologue'da S lisansını da bitirmiş ve F2007'yi almış biri olarak sadece dişlerim gıcırdıyor. Beni özet oyun kesmiyorum, kendisini istiyorum.

Bugün Polyphony, GT5'in kapağını kamuoyuna gösterdi ilk defa. Dizayn ödülleri banyosu yapan Mercedes Benz SLS-AMG, burayı da süslüyor. Son derece de hakkı. Mert olanlarınız bir adım öne çıksın, mart sonu gelin kapanalım.

Bu linkte SLS AMG için yapılan video var. Haneke-vari müzik geçişleri bir yana, bazı sahnelerde gerçek görüntü mü yoksa oyun mu olduğunu anlayamıyorum. Çok ciddiyim. Buradan da GT'cilerin 3 egzozlu Ferrari 458 Italia'ya saygı duruşunu görebilirsiniz.

04 Ocak 2010

Yeni Ciciler 2

Mustafa'nın tatil dinlemeden 1 Ocak'ta koyduğu fotoğraflardan sonra, yeni bir transfer, yeni bir takım tulumunu daha koymak gerekti.

Raikkonen, Red Bull tulumu içinde. Ama RBR değil, Red Bull Citroen. Artık onun koşacağı yollar genelde çamurdan, ralli parkurları olacak. Bugünlerde etrafta dolaşan bir dedikodudan da bahsedelim yeri geldikçe. Kimi, bu seneyi Red Bull'un ralli takımıyla geçirdikten sonra seneye Webber'in yerine geçecek deniliyordu, Red Bull tarafından yalanlama geldi bu haberlere. Ama neler yalanladı da sonradan oldu, kimse artık ciddiye almıyor bu sözleri.

01 Ocak 2010

Yeni Ciciler





Geçtiğimiz sezon Brawn GP'nin çifte şampiyonluğunda her ikisinin de payı çok büyüktü. Sezon sonunda ikisinin de yolu Ross Brawn'un takımıyla yolları ayrıldı. Jenson Button McLaren Mercedes'e, Rubens Barrichello da Williams'a geçti.
Her ikisi de yeni takımlarının kıyafetiyle basın mensuplarına poz vermiş. Biz de bloga ekleyelim dedik...
Related Posts with Thumbnails