31 Mart 2010

Yarışma: Malezya GP


Bu haftasonu, sezonun 3. yarışı olan Malezya GP, Sepang pistinde koşulacak. Bu demek ki yarışmaya kaldığımız yerden devam edebiliriz.

Havanın yağışlı olacağı tahmin edildiğine göre, akıllara iki yarışı getirelim. Biri bol yağmurlu geçen ve yarısında durdurulan geçen seneki Malezya GP'si, öbürü de geçen haftaki yine yağmurlu ve süper zevkli Avustralya GP'si. Yani sonuçlar herşeye açık.

Kendi tahminlerimi yazayım, yorumlarda sizinkileri bekliyorum.

Pol Pozisyonu: Vettel
Yarış Galibiyeti: Hamilton
Podyum: Hamilton-Vettel-Alonso
En hızlı tur: Vettel

Not: Mali Selışık, sen farketmesen de ben farkettim, Webber'in en hızlı turunu bilmişin. O yüzden durum 2-2.

Geçmiş Zaman Amerikan Pistleri

"NASCAR beyinli Amerikalılar Formula 1'de ne yapabilir ki?" sorusunu soran bizim jenerasyonun, USF1'ın yarışlardan çekilmesiyle, bu cevabı alması hayal oldu. Onunla da kalmadı, bir çok başka takımın çok daha iyi doldurabileceği 13. takım yerini heba etti Peter Windsor ve Ken Anderson.

Artık bu saatten sonra yapabileceğimiz bir şey yok, Ingiliz Formula 1 medyası Amerikalılarla dalgasını geçti geçecektir de. Biz yine de Amerikalılar'ı iyi hatırlamaya çalışalım. Hazır bu postta özlediğimiz pistleri yazmışız, bari özlediğimiz Amerikan pistlerini de yazalım da Formula 1 tarihindeki başarılı Amerikan etkilerini de hatırlamış olalım. (F1'e dönmesini istediğim, Amerika dışındaki diğer pistler için buradan yakın, keyiflenin).

Indianapolis:
En yakın tarihteki Amerikan yarışıydı, çoğumuzun da hatırladığına inanıyorum. Yarışlar da kendini hatırlatıyor açıkçası. 2005'te Ralf Schumacher'in yaptığı kaza sonrası Michelin lastikli takımların yarışmasına izin verilmemiş ve katılan 6 pilot da puan almıştı. Hatta Portekizli Thiago Monteiro, Ferrari'lerin ardından podyuma çıkmıştı Jordan adına. Bunun dışında 2001 yarışında, 11 Eylül olaylarının hemen ardından, araçların özel tasarımlarla yarışması (siyah burunlu ve sponsorsuz Ferrari ilk akla gelen) da var. Ayrıca her pilotun, drag yaratmak için önünde takım arkadaşı ile sıralama turları atması da cabası. Schumacher ile Barrichello, 2002 yarışında çizgiyi beraber geçmeye çalışırlarken 2. olması gereken Brezilyalı, 0.011 saniye ile Alman'ı geçmiş bulunmuştu.

Anlayacağınız buradaki hemen herşey Ferrari etrafında dönüyordu. Zaten 2001'de Hakkinen'in (ki bu, O'nun son yarış galibiyetiydi) ve 2007'de Hamilton'ın kazandıkları dışında Ferrari'den başka bu yarışı kazanan olmadı. Ben de olsam ben de severim böyle pisti. Şimdi de takvime geri istiyorlar. Ama bu sefer sebep tamamen duygusal. Formula 1, çok güzel bir reklam mecrası ama Ferrari'nin en büyük pazarı ABD'de yarış yok. Ama F1, ABD'ye dönse bile yarışlar Indy'de olur mu orası muallak. Zira Bernie, New York GP'si için bastırıyor.

Watkins Glen
New York demişken, The Glen'i kim unutabilir? Indianapolis'teki 8 yarıştan önce, uzun süre Amerikan Grand Prix'si olabilen ve bir tarzı olan tek pist New York'taki Watkins Glen idi. 20 yıl aralıksız F1'e evsahipliği yapan pist, 60lar ve 70lerde pilotlar arasında da oldukça popüler ve sevilen bir pist idi. Işin ilginci Amerikalılar da baya seviyorlardı burayı. Tabi o yıllar, Amerikalı pilotların da daha başarılı olduğu yıllardı. Örneğin Phil Hill, Watkins Glen'in ilk yılı olan 1961'de son şampiyon ünvanını taşıyordu. Ne var ki, bir önceki yarış Monza 61'de takım arkadaşı Wolfgang Von Trips, kaza yapıp seyircilerin arasına dalmış, kendisi ve 14 seyirci de hayatını kaybetmişti. O yüzden Ferrari, ilk Watkins Glen'de yarışmadı ve Amerikalılar da kahramanları Hill'i görememiş oldu.

1971'de ciddi dğeişiklikler oldu The Glen'de. Önceleri Monza tarzı, az virajlı bir pist karakteri varken, daha sonra arka düzlüğe şikan eklenerek ve pisti ciddi şekilde uzatan hızlı virajlı bir bölüm yaratılarak bambaşka bir hal aldı. Bunun sebeplerinden biri, yere yapışıp gittikçe hızlanan F1 araçlarını biraz olsun yavaşlatmaktı. Ama maalesef Watkins Glen de zamana yenik düştü ve güvenlik önlemleri sorgulanmaya başladı. Özellikle de François Cevert'in hayatını kaybettiği 1973'teki kaza, sıkıntıları ortaya dökmüştü. Daha sonra borcunu ödeyemeyen pist, 80'lere girilirken Formula 1 ile vedalaştı.

Bir düşünün, New York'ta bir F1 yarışı. Sokaklarında değil tabi ki, Watkins Glen'de. Ilgiyi, enerjiyi tahmin bile edemiyorum. Eğer F1, ABD'ye dönerse, benim adayım The Glen'dir.

Detroit
Ford'un şehri Detroit, ABD, Formula 1'deki en şaşaalı zamanlarını yaşarken ülkedeki 3 yarıştan biriydi. Kısacası Formula 1, orta uzunlukta bir Amerika turnesine çıkıyormuş o zamanlar. Bu dar sokak pisti de, özellikle bol kazalı ve az aracın bitirebildiği yarışlara ev sahipliği yapıyordu. Ilk yarışı John Watson kazandığında 17.likten başlamış ve o zamanın en arkadan başlayıp yarış kazanma rekorunu, yarış dışı kalanların çokluğu sayesinde kırmıştı.

Ertesi sene, pistin arka düzlüğüne, onu dik kesen ufak bir bölüm eklenmiş ve hızlar düşürülmüştü. Bu versiyonun ilk yarışını 83 yılında Alboreto kazanırken, Detroit'in fatihi daha sonra kendisini gösterecekti. Ayrton Senna, burada 3ü arka arkaya olmak üzere 4 yarış kazandığı yıllarda Detroit, artık takvimdeki tek Amerikan pisti olacaktı. Gittikçe düşen izleyici sayıları, pisti döndürmenin ekonomik zorlukları ile birleşince Ford Diyarı, takvimdeki yerini 1989 yılında Phoenix'e kaptırdı.

Caesars Palace
Aslında Caesars Palace'ın bu listede olması enteresan. Ama bakınca, Caesars Palace'ın F1 takvimine girmiş olması daha da enteresan. Bir kumarhanenin otoparkının Formula 1 pistine döndürülmesi aslında bu yarış. Şekline bakacak olursanız, etrafta bulabileceğiniz, her metrekarelik alanı kullanmak için kasılan karting pistlerinin sadece daha uzun hali. 5 tane 180 derecelik dönüşü ve 4 parçalı tek düzlüğü ile, artık görmeye alışmadığımız bir şekil gerçekten. O zamanlarda pilotların özellikle sıcaklıktan şikayet etmesi, insanların F1 izlemek yerine kumar oynaması gibi sebeplerle sadece iki yarış düzenlenebilmiş burada. Ama şimdiki Malezya, Bahreyn, Abu Dhabi gibi yarışlara bakınca, insanın Las Vegas'ın sıcağı hakkında soru işaretleri oluşuyor kafasında. Bu listede bulunması da tamamen bu "şansını zorlayıp enteresan bir şekilde takvime girmesi" sebebiyle. Yoksa geri dönmesini istemiyorum.

Long Beach
Güneş, sahil, kızlar ve Formula 1. Kaliforniya'da 8 sene yapılan bu yarış, organizatör Chris Pook'un Batılı Monaco hayalinin sonucuydu. Ve neredeyse de oluyordu. Clay Regazzoni, buradaki ilk yarışı Ferrari adına kazanmış olsa da ilk sene, beklenilen kadar seyirci çekememişti. Hem Regazzoni'nin hem de pistin kaderi değişmeye hazırdı. 1976'daki ilk yarış, James Hunt-Susy ve yeni sevgilisi Richard Burton arasındaki magazinsel haberlerle daha çok anılsa da ertesi sene, yerel kahraman Mario Andretti yarışı kazanınca, gelen seyirci sayısı da tırmanma eğilimi göstermeye başlamıştı. Regazzoni'nin kaderi ise 1980 Long Beach yarışında yaptığı kaza sonrası felç kalmasıydı.

1983 yarışından sonra, çok enteresan bir şey oldu: Yarış organizatörleri ile Bernie, para konusunda anlaşamadı! Ve Bernie, bir daha arabacıklarını Long Beach'e getirmedi. Bu eşi benzeri görülmemiş, hala görülmeyen ve ileride de hiç görülmeyecek olay, maalesef çok güzel bir sokak yarışını biz F1 hayranlarından çalmış oldu.

Peki bu kadar yarış yapıldı Amerika'da ama, hiç mi başarısız olan olmadı diye sorar insan. 1989-1990-1991 yarışlarının yapıldığı Phoenix'de, yerel devekuşu yarışları, Formula 1'den daha fazla ilgi çekince yarışlar buradan alınmış! Bu insanlara galiba NASCAR müstehak!

Top Gear'dan Oyun Yarışması

Gran Turismo hayranı olduğumu tekrar belirtmeme gerek var mı? Gönlümüzde zaten ayrı yeri olan Ingiliz mucizesi Top Gear, gelmiş geçmiş en iyi araba yarışı oyunlarını seçmeye karar verdiğinde oyumun nereye gideceği zaten belliydi. Bu blogu okuyorsanız, bu satırlara göz gezdiriyorsanız, siz de eminim kıyısından köşesinden bulaşmışsınızdır bu oyunlara. O zaman buradan gidip oyunuzu verebilirsiniz.

Ama bir sitemim var. 486'ların bilgisayar dünyasındaki hükümdarlığını Pentium 75'lerin kırdığı sırada ortaya çıkan ve hala oyun piyasasını kasıp kavuran Need For Speed serisinden hiç bir oyun yok. Tamam, son zamanlarda çıkardıkları tuning kafalı oyunları ben de sevmedim ve oynamadım ama 1993'e kadar geri giden oyunları listeye koyup ilk NFS'i eklememek bence büyük eksiklik, ayıp!

29 Mart 2010

Melbourne Sonrası Yarışma

Melbourne'deki son derece zevkli yarıştan sonra sonuçlar şöyle oluştu:

Pol: Vettel
Galibiyet: Button
Podyum: Button-Kubica-Massa
En hızlı tur: Webber

Bu demektir ki tahmin edenler, yani ben ve Mali, baya ters köşeye yatmışız. O kadar ki yapılan tahminlerin arasından (4 kategoride 8 tahmin) bir tek pol pozisyonu ile puan alan ben çıktım. Neyse Mali, Malezya'ya artık!

Bizim aramızdaki puan durumu şudur:

Sinanko: 2
Mali:0

Bu haftasonu Malezya var, tahminleri de bu haftanın ilerleyen günlerinde sizlerden isteyeceğiz. Yorumlara pol pozisyonu, yarış galibi, podyuma çıkanlar ve en hızlı turu atanı yazın, Türkiye GP'si kazanmaya hak kazanın.

Mclaren'de Oyun Değişiyor

Kış sezonunda Jenson Button, Brawn'ı bırakıp Mclaren'e geçince, ben de dahil bir sürü insan, "Hamilton'ın inine girdi, işi zor" diyordu. Bugünkü yarış galibiyetinden sonra bu sesleri biraz olsun susturmuş olacaktır. Ama benim değinmek istediğim başka konular var.

Hamilton, küçük yaşta pistlere adım attığından beri hep Mclaren bünyesindeydi. Onlara güvendi, onlar için çalıştı ve kendini bütünleştiriyordu. Geçen seneki Avusturalya GP'sinde takım ona, komiserlere yalan atmasını söylemiş ve o da yapmıştı. Daha sonra bu yalan ortaya çıkmış ve çok kötü bir pozisyona düşmüştü. Başka şeyleri düşünelim. Yarış galibiyetlerinden sonra Lewis'in fiks lafıdır, radyodan duyarız: "well done guys, it was an excellent job". Hemen takımı över, onlarla bir olurdu. Peki bugün yarıştan sonra "ben, hayatımın sürüşlerinden birini yaptım ama takımın stratejisi yüzünden hakkettiğim yerde değilim" açıklaması yapması? Artık Lewis'in gözünde "o" ve "takım" var. Bir değiller. Kendisi iyi süren, takım yanlış taktik veren oldu. Tabi bu arada, takım arkadaşı tek set lastiği rahat rahat kullanırken iki set lastiği birden parçalayan bir pilot olduğunu unutuyor.

Jenson ise Hamilton kadar kendini zorlamadı. Geçişler yapması gerekmedi. Kimseyle savaşmadı, Vettel yarışdışı kalınca yarışı kazanıverdi. Buradaki tek rakibi lastikleriydi ama Jense onların dilinden anlıyor. Yumuşak lastikleri 50 tur okşayarak kullanınca yarışı kazandı. Evet belki Lewis gibi kendine hayran bırakan bir sürüş sergilemedi ama hem doğru lastik seçimiyle, hem de susup işini yapmasıyla eminim takım içinde artı puanları toplamıştır.

Pist üzerinde Hamilton'ın Button'ı geçmesi, Button'ın ona yol vermeden Lewis'in söküp alması, takım arkadaşına "ben bu ormanın kralıyım" demesiydi adeta. Ama bir yarış, bir galibiyet ve iki farklı iş yapış şekli. Şu an Jenson, Lewis ile olan savaşında eskisinden çok daha güçlü.

Not: James Allen, bu yazısında, benim demek istediklerimi daha Hamilton odaklı ama çok daha net bir şekilde anlatmış. Saygı!

F1'i Sevme Sebepleri

Bahreyn'de "yarış çok sıkıcı" diye ağlayan Formula 1 camiası, muhtemelen Avustralya GP'siyle kendine gelmiştir. Bol bol geçiş, lastik lastiğe savaşlar, beklenmedik olaylar ve yağmur. Ama ben kendi açıma, Formula 1'i niye bu kadar sevdiğimi, niye motorsporlarının en uç noktası olduğunu bir kez daha gördüm.

Yarış sırasında beni kendine hayran bırakan anları&kişileri yazıyorum: Jenson Button'ın, kuru lastiğe geçme kararı, griddeki bir çok pilotun yapmayacağı (ve yapmadığı) bir kumardı. Bütün yarış boyunca bu kararın Jense tarafından mı takım tarafından mı verildiğini merak ettim, basın toplantısında Jense, kendisinin aldığını söyledi. O zaman tebrikler ona.

Alguersuari ve Luca di Grassi. Iki gencecik pilot. Yarış bitirmeleri bile başarı, puan almaları sevinç kaynağı. Ama di Grassi, Schumacher'in kendisini geçmesiyle pes etmedi, onu geri geçmeyi başardı. Içine bir Montoya kaçmış gibiydi. Aynı şekilde Alguersuari. Ehliyetini yeni ıslatacak yaşta bir pilot olarak, Schumi'yi yarışın sonlarına kadar arkasında tutmaya çalıştı. Bu iki sürüşü takdir etmeden geçmek, büyük ayıp.

Ve Kubica. Aslında onun hakkında çok daha uzun bir yazı lazım ama Leh pilotun, orta sınıf Renault'suyla arkasındaki bütün baskılara dayanıp ikinci olması (hele de 9. başladığı bir yarışta) ayakta alkışlanacak bir sürüştü.

Peki ya Alonso? Button, ilk virajda vurup döndürmeseydi, Alonso (ve Schumacher) üst sıraları çok daha net zorlayabilirdi. Ama Schumacher, gerilerde gençlik ateşiyle mücadele ederken Alonso, birer birer yukarı tırmandı ve 4. olmayı başardı. Bu sırada Hamilton'dan, Webber'den çok ciddi baskı yemesine rağmen. Hala şampiyona lideri olması, bugünkü olgun sürüşünün sonucu.

Ve orta şekerli kahveler Hamilton ile Webber'e geliyor. Hamilton ile başlayalım. Pistteki en deli dolu pilot oydu. Önündekilere uyguladığı baskı ve Rosberg'i geçerken gösterdiği ultra-usta sürüş, Hamilton'daki inanılmaz potansiyelin sonucu. Ama bunu yaparken 2 set lastiği parçalamasını da unutmamak lazım, hele de bütün rakipleri tek seti koruyabilmişken. Bu gerçek, sürüşünün değerini biraz azaltıyor gözümde. Webber de Hamilton gibi inanılmaz hızlıydı, zaten ev sahibi yarışında da genelde başarılı oluyor. Ama Webber'in, Massa'yı kaç kere geçmesi gerektiğini hatırlamıyorum. Fazla zorlayan ve fazla hata yapan rolüne büründü. En sonunda da Hamilton'a arkadan bindirip 9.lukta kaldı.

Sonunda 2010 gridinin, uzun zamandır görülen en iyi grid olması, meyvelerini verdi. Bahreyn'den sonra sıkıntı, geçişin olmayacağı ve en iyi pilotun önde olması durumunda yarışların sıkıcı geçeceğiydi. Fakat hepimizin sormayı unuttuğu soru şu oldu: "peki ya bir sebepten dolayı en iyi pilot önde değilse?". Yağmur, bir şekilde bunun oluşmasını engelledi ve daha iyi araba-pilot kombinasyonları geriye düşebildi. Sonrasındaysa şahane bir yarış oldu. Her yarışta bu olacak değil, o zaman da yarışlar sıkıcı olacaktır. Ama bu kurallardan önce de her sene bir sürü sıkıcı yarış olurdu, bu yeni bir durum değil kısaca. Bence bir süre daha bekleyip, takımların ve pilotların kurallara alışmasını görmeliyiz. Sonrasında daha doğru şeyler söylenebilir.

Haftaya koşulacak Malezya GP'sini şimdiden hevesle bekliyorum. Ya orada da yağmur yağarsa?

26 Mart 2010

Pit Girişi BIY'de

Blogu açtık yazılarımızı yazdık, Twitter hesabı açtık sizlerle iletişime geçtik. Şimdi de Blog Idman Yurdu'nun bir parçası oldu bu blog, daha büyük kitlelere erişmek için. Yakında başka haberlerimiz de var, haftaya onları da ileteceğiz sizlere.

Siz en iyisi bu blogu takip etmeye devam edin (eğer Türkiye GP'sine bilet kazanmak istiyorsanız tahmin yarışmasına da katılın).

Virgin, Full Çekemiyor

Yeni takımlar ile eskiler arasındaki performans farkı, Bahreyn'de çok açık bir şekilde ortaya konmuştu. Sanki Formula 1 yarışı sırasında arkada 6 tane de GP2 aracı var gibiydi. Ama operasyon ve mantalitedeki farkın, aşağıdaki olayın yaşanacağı kadar büyük olduğunu zannetmiyordum.

Virgin, benzin depolarının bazı yarışları bitiremeyecek kadar küçük olduğunu farkedip FIA'ya bunu değiştirmek için başvurdu. FIA da izin verdi, vermek zorunda kaldı.

Herhangi bir yol aracı dizaynı bile komplike bir iştir, Formula 1 aracı tasarlamak ve yaratmak ise neredeyse bir sanat artık. Virgin, kendi araçlarını tamamen CFD ile tasarlayarak bu yönde yeni bir atılım denedi. Ama görünüşe göre işler bekledikleri gibi gitmiyor. Ön kanatların durduk yere düşmesi bile yeteri kadar sorun iken şimdi de benzin deposunun, olması gerekenden küçük tasarlandığı ortaya çıktı. Bunu değiştirmek demek de neredeyse aracı baştan tasarlamak demek. Ağırlık merkezinden monokoğa, üst taraftan arka kanat yüksekliklerine kadar herşeyi baştan tasarlamak ve bunu da en yakın sürede yapmak lazım. Çünkü o zamana kadar, eğer diğer dayanıklılık faktörleri izin verip yarışın son bölümlerini görürlerse, ya benzinleri bitip yolda kalacaklar, ya da motor performansını aşağıya çekip zaten az olan hızlarını daha da düşürecekler. Kısaca rezil oldular ve durum devam ettiği sürece de olmaya devam edecekler.

Eski takımlar ve FIA ile yeni takımların ilişkisini, ortamın ağır abileri ve gediklileri ile ortama yeni gelen ve elinden hiç bir iş gelmeyen, her el attığı işi eline yüzüne bulaştırıp özür dileyen, titrek ve umut vaat etmeyen gençler gibi hissediyorum. Ferrari'nin sene başındaki sert çıkışı, bazı çevrelerce ayıplanmıştı ama şu ana kadar olanlar, kırmızıları haklı çıkıyor sanki. Melbourne'de, Bahreyn'den daha enteresan bir yarış izleyeceğimiz neredeyse garanti. Ayrıca Virgin, bu tip hataları tekrarlarsa, adları ile ilgili espriler kulaktan kulağa dolaşmaya başlar.

24 Mart 2010

Melbourne Anketi

Bir GP haftası ile daha karşı karşıyayız, bu sefer Bahreyn'den çok daha fazla sevilen, gönüllerin sezon açılışı Melbourne'deyiz. Ferrari hariç herkes "sezon asıl burada başlıyor" deyip motivasyon işaretleri gösteriyor madem, biz de bu trende uyalım.

Bundan sonra her GP haftasonu sizden yarışı kazanacak pilotu/takımı, podyumu, pol pozisyonunu ve en hızlı turu tahmin etmenizi isteyeceğiz. Yarış galibini bilene 3 puan, podyuma çıktığını bildiğiniz her pilot için bir puan, pol pozisyonu ve en hızlı tur gibi zor kategorilere de 2 puan veriyoruz. Sezon sonunda da şampiyona bir sonraki sezonun Türkiye GP'si için bilet veriyoruz.

Hediye kıyak, iş kolay. Yorumlara gelin...

Not: Kendisi bilmese de ilham olduğu için Petit'e teşekkür ederiz.

21 Mart 2010

Happy Birthday Ayrton

Yaşasa bugün 50 yaşında olacaktı...
Related Posts with Thumbnails