28 Mart 2011

Avustralya'nın Anlamları

Pazar sabahı erkenden kalkıp mahmurlu gözlerle yarış izlemeyi özlemiş olduğumla başlamam lazım galiba. Avustralya'nın ilk virajı her zaman benim için sezonun gerçek başlangıcı olmuştur, Bahreyn'de olanlardan sonra bunun pratiğe dönüşmesi gerçekten güzeldi.

Yarışı baştan sona anlatmaya gerek yok ama kendi çıkarımlarımı paylaşmam lazım. Geçen senenin sonunda James Allen'ın blogunda bir tartışma vardı; 2010, gelmiş geçmiş en iyi sezonlardan biriydi ama bunun sebebi dış faktörler miydi, yoksa yarışların kendisi mi? Bir sürü kural değişikliğinden sonra, 2011'i 2010 ile karşılaştırmak imkansız. Kendi başına bakınca, Melbourne Albert Park'taki yarış, ne inanılmazdı ne de sıkıcı. Ve hiç bir dış faktör yoktu; yağmur yağmadı, kazalar pek fazla olmadı, güvenlik aracı girmedi vs. Yani muhtemelen sezon boyunca göreceğimiz yarışların bir standardıydı dünkü yarış ve bence hiç de fena değildi. Lastik lastiğe çekişmeler, geçişler, taktiksel çekişmeler, sürprizler gördük. Bunların yanına yağmur, güvenlik aracı, mekanik arızalar koyunca sezon içinde son derece enteresan yarışlar bizi bekleyecektir diye düşünüyorum.

Bir de bu sezonun en kapalı kutu üçlüsüne göz atalım; DRS, KERS ve lastikler. DRS (Drag Reduction System, yani hareketli arka kanat) düşünüldüğü kadar kendi başına geçişler getirmedi, arkadaki araç için bir avantaj sağladı ama korkulan başımıza gelmedi. Ama bunun sebebinin Albert Park'tan da olabileceğini, sistemin kullanıldığı düzlüğün bitişindeki viraj daha geçişe elverişli olduğunda etkisinin artacağını tahmin edebiliriz. KERS ise beklediğimden daha etkisizdi. Red Bull'lar KERS'e ihtiyaç duymadan yarıştılar ve startta bile tehdit edilmediler. Birbirlerine yakın araçların da hepsinde KERS olduğu için pist üstündeki heyecana etki etmedi. Bu sistemin heyecan getireceği iki nokta bozuk KERS yüzünden yolda kalacak araçlar ve gittikçe yeşilleşen F1 olacaktır.

Lastikler ise bu seneyi domine edecek belli ki. Stratejiler, lastikleri ısıtmak, iyi kullanmak, son stint'e doğru zamanda girmek, sıralama turlarında Q1'i yumuşak lastiksiz geçmek, ani frenlerle lastikleri kitlememek, bunlar hep yarışın sonucuna direkt etki edecek şeyler olacak. Lastikleri doğru kullanan takımlar/pilotlar, bu sene çok ciddi avantaj elde edecekler belli ki. Çok kısa zamanda tam da kendisine sipariş edildiği gibi lastikler üreten Pirelli de bir alkışı hakediyor bence.


Bu haftasonunun en bahsedilmeyi hakeden takımı Sauber oldu. Sergio Perez'in doğaçlama gelişen tek stopluk stratejisi, baya bir ilgi çekti ve çaylak pilota (diskalifiye olmadan önce) ilk yarışında puan kazandırdı. Burada açıkçası genç Meksikalı'nın dedikleriyle olayı tartabiliyoruz ancak: "Yarışa sert hamur ile başladım, bir kaç kişi yumuşak hamurla başladığı için beni geçti ama istikrarlıydı turlarım. Yumuşak lastiklere geçince önümde Vettel vardı, geçmeye çalışıp lastiklerimi bitirmek yerine korumaya geçtim. Vettel, pite girdikten sonra da çok agresif değildim". Açıkçası bu kelimelerden sonra tek pitstop'un pek göreceğimizi bir şey olmadığını çıkardım. Hem Pirelli hem de Perez'in kendisi, bunun zor olduğunu söylüyor. Yine de Sauber'in, lastiklerine iyi bakan bir araç olduğu ortada. Kobayashi ile Perez'in, performansa etki etmeyen bir şeyden dolayı diskalifiye olmaları haricinde, bu yarışı iyi hatırlayacaklarını ve gelecek için umut verdiğini düşünüyorum.

Red Bull ve Vettel'in hızı, tabi ki önemli bir nokta ama kim beklenmedik diyebilir ki? Benim, bu haftasonu, Red Bull adına en hoşuma giden şey, diğer takımlar (ve belki de genel olarak bütün F1 camiası) üstündeki psikolojik üstünlükleri. Her an herşeyin beklendiği, zihni sinir fikirlerle bir anda dengeleri lehlerine değiştirebilecekleri herkes tarafından kabulleniliyor. Pilotlar sıralama esnasında KERS kullanmadıklarını açıkladılar, Horner "yarını bekleyip görün" dedi cumartesi akşamı. Ama bütün olay, KERS sorun çıkarabilir diye onu kullanmamalarıymış. Yine de bütün cumartesi akşamı herkes "ya sadece start için küçük KERS'leri varsa" diye düşündü durdu. Eminim Red Bull kampı, o sırada yazılara bakıp baya eğlenmişlerdir. Aslında start-only KERS de fena fikir değil. Aklıma gelen soru ise Webber'in bu sene kontratı bitiyor, seneye eğer emekli olmazsa başka bir takımda yarışma ihtimali yüksek. Takım içindeki bilgileri bu kadar yakından biliyorken Webber'i başka takıma yollamak Red Bull için ne kadar sorun olabilir? Sonuçta bilgi götürmek yasak ama insan, kafasının içindekileri istediği yere taşıyabilir.

Bir de Petrov durumu var elimizde. Kim beklerdi ki geçen senenin Kamikazov'u, bu sene ile podyuma çıksın. Heidfeld'in hiç bir varlık gösteremediği haftasonunda takımın liderliğine bürünüp bunu da podyumla taçlandırması, bir de bu takımda Kubica olsa neler olurdu dedirtiyor kesinlikle. Kendine güvenli duruşu, takım liderliğini kaldıracağını söylemesi, artık Ingilizce öğrenmesi ve basın toplantısında donanımlı olması, sanki bu sene farklı bir Petrov izleyeceğimiz izlenimi veriyor. Hızı hep vardı ama artık derli toplu sürüşler de çıkarabiliyor Rus pilot. Bu, aynı zamanda Türkiye GP'sine Rus turist çekme ihtimalini de güçlendiriyor, yani bizim için iyi haber. Ama Alonso ne kadar sevinmiştir bu işe onu bilemem.

Teker teker takım ve pilot analizine girmicem, ama son bir sözü de Avustralya GP'sine ayırıcam. Sezonun doğal başlangıcı olan bu yarış, umuyorum ki takvimdeki yerini devam ettirir. En olmadı Adeleide gibi başka güzel bir piste geçer. Ama tamamen yokolması ve Down Under'ın takvimden çıkması, eminim benim gibi dünya çapındaki milyonlarca F1 hayranını fazlasıyla üzer.

Bir sonraki yarış Malezya'nın Sepang pisti, iki hafta sonra. Bastırınca deli bastıran muson yağmurları da işin içine katılırsa o zaman Sepang, çok keyifli bir yarış sunabilir bize.

24 Mart 2011

Kazaların Rallisi: Portekiz

Dünya Ralli Şampiyonası, bu haftasonu Beşiktaşlı'ların memleketi Portekiz'de. Takvimin üçüncü ayağına girerken Isveç ve Meksika'ya kısaca bir göz atalım, sonra haftasonu hakkında konuşalım.

Yeni WRC araçlarının ilk rallisi de olan Isveç'te galibiyeti, geçen sene olduğu gibi yine Hirvonen aldı. Ikinci Mads Ostberg, üçüncü de Jari Matti Latvala oldu ve podyumu Ford kapadı. Peki bunun anlamı ne? Hirvonen, geçen sene de Isveç'i kazanmış ama sezonun geri kalanında hiç bir varlık gösterememişti, o yüzden onun hakkında iddialı açıklamalar yapmak için erken. Ford'un, özellikle kar rallilerinde Citroen'e karşı hep avantajı vardı, bunu yeni Fiesta ile DS3'e karşı devam ettirdiklerini gördük. Ama bence altı çizilmesi gereken en önemli nokta, yeni nesil S2000 tarzı WRC'lerle genç pilotların, deneyimli ve şampiyon pilotlarla daha rahat aşık attığını gördük. Mads Ostberg, ralliyi uzun süre önde götürdü ve Hirvonen'in sadece 6.5 saniye arkasında ikinci oldu. Şansa, bir iki etaptaki başarıyla veya öndekilerin kazasıyla gelmemiş bir başarı bu.

Aynısını Meksika'da da gördük. Meksika'nın önemi, yeni araçların ilk toprak rallisi olmalarıydı. Akla kara daha rahat seçilecekti. Nitekim Citroen, bu sefer bir adım öne çıktı, Loeb, Ogier ve Solberg ile rallinin ilk iki gününde bütün etapları kazandı. Solberg her ne kadar sorunlar ve cezalarla Ford pilotlarının gerisinde kalsa da Ogier ile Loeb, rahat bir duble yapmak üzereyken Fransızlar'dan genç olanı kaza yapınca Loeb, podyumda Ford'lar tarafından sarıldı. Hirvonen 2., Latvala 3. olurken Mads Ostberg 5. olarak yine önemli bir başarıya imza atıyordu. Ama Isveç'te Ostberg'in yaptığını bu sefer Rus Novikov yapmak üzereydi. Öndeki gruptan uzun süre kopmayan ve Latvala ile dördüncülük için çekişen Novikov, ikinci gün motorunun hararet yapması üzerine yarıştan çekilmek durumunda kaldı. Ama M-Sport'un iki genci, Ostberg ve Novikov, bu sene sürpriz gençleri yukarıda görmeye alışmamız gerektiği mesajını verdi.


Ve Portekiz... Latvala'nın spektaküler kazaları ile hatırladığımız ralli, daha başlamadan ilk kurbanını Ralli Tanrılarına hediye etti bile. Ken Block, recce'de yaptığı kaza ile hem yürekleri hoplattı hem de WRC'lerin ne kadar sağlam olduğunu hepimize (kendileri başta olmak üzere) hatırlattı. Amerikalı, aracındaki hasarlardan dolayı ralliye başlayamıyor bile. Iki tarafı ağaçlı dar yolların rallisi Portekiz, bakalım bu sefer nasıl rekabetlere ev sahipliği yapacak! Bu haftasonu Formula 1'de sezon açılışının dışında Portekiz'den de haberler geçeceğiz.

Not: Niye bilmiyorum resim koyamadım, ama neyse ki video var.

21 Mart 2011

2011 Sezonu Tahminleri: Avustralya Öncesi

Araçlar tanıtıldı, sezon öncesi testler yapıldı, takımlar-pilotlar herkes bir şeyler söledi, Bahreyn iptal edildi. Ve sonunda 2011 Formula 1 sezonu başlamak üzere...

Geçen sene katılımın gittikçe arttığı, hepimizin keyif aldığı yarışmayı yeni sezonda da bu post ile başlatıyorum. Sizlerden pol pozisyonu, yarış galibi, podyum ve en hızlı tur tahmini isteyeceğim. Yarış galibini bilene 3, pol pozisyonunu ve en hızlı turu bilene 2 puan, podyumdakileri bilene de her bildiği için 1 puan veriyor olacağız.

Şu anda maalesef tırt ülkemizin tırışka kanunları yüzünden bloglara erişemiyor olabilirsiniz, o yüzden bu yazının altına yorum yazamıyor ve tahminde bulunamıyor olabilirsiniz. Bu yüzden, yasaklar kalkana kadar sinanko@gmail.com adresinden bana tahminlerinizi atarsanız ben sizin yerinize bunları toplar ve bloga eklerim.

Geleneksel olduğu üzere önce kendimi ateşe atıyorum:

Pol pozisyonu: Vettel
Galibiyet: Alonso
Podyum: Alonso, Schumacher, Webber
En Hızlı Tur: Vettel

19 Mart 2011

2011 Başlamadan

Yeni sezon başlamadan adettendir, herkes düşüncelerini, gördüklerini yazar, işkembeden tahmin yapar. Soru şu, bizim neyimiz eksik?

Kural değişiklikleri ile beraber 2011, bolca kural değişikliği yapılan diğer yıllar kadar belirsiz başlıyor aslında. 2010 sezonunun da yükselttiği beklentilerle herkeste bir heyecan, herkeste bir coşku. Haftaya bu aralar fiziksel olarak dünyanın binbir tarafında da olsak ruhumuz Melbourne'de olacak.

Bu senenin en büyük olayı yeni Pirelli lastikleri olacaktır. Kimsenin tam olarak nasıl çalıştıracağını çok anlamadığı bu lastikler, Terminator-vari Bridgestone'ların yerine çok kısa sürede ciddi performans kaybına uğruyor. Bu yüzden çok farklı taktikler uygulayacak takımlar. Yeni lastikleri anlamak için en elzem şey, onları testlerde bolcana kullanmaktı. Mesela Ferrari, neredeyse hiç mekanik arıza yaşamadığı sezon öncesi testlerinde en çok kilometre kateden takım oldu. Ama Mclaren, yeni aracını piste geç sürme isteği ve egzost ısınma sorunlarını halledemediğinden bu konuda ciddi sıkıntı yaşadı.

Bunun dışında bir de arka kanat olayı var. Aslında onu uzun uzun yazmıştık, buradan ulaşabilirsiniz. Son derece karmaşık kuralları olan, açıldığında güvenlik sorunu çıkarabilecek, eğer işe yararsa geçişi fazla kolaylaştırma ihtimali bulunan, pilotlar açısından direksiyondaki kumandaları fazlalaştıran ve fanatik olmayan F1 izleyicisinin zor anlayacağı bir şey bu arka kanat. Şimdiden F1'in kemik takipçileri arasında da tepki topladı ve hayatına 1-0 geriden başlayacak. Bu sistemin tek artısı, mesela KERS gibi aracın etrafında kurulduğu bir şey değil. Takım patronlarının genel politikası "bekle ve gör", eğer sistem gereken etkiyi sağlamaz ve spora katkı vermezse eski arka kanatlara dönüş nispeten kolay olacak.

KERS ise bambaşka bir tren. 2013'te daha çevreci olacak F1 için, uzun vadeli bir çözüm ve bunu gittikçe daha iyi kullanan takımlar, diğerlerini yavaş yavaş geçebilir. Sistemin en önemli noktalarından biri, bu teknolojinin, araba üreticileri tarafından yol araçlarında da kullanılabilecek olması. Ama açılır-kapanır arka kanadı kendi arabamda göremiyorum, ne şimdi ne de gelecekte.

Aslında kimsenin tam bir şey anlamadığı sezon öncesi testlerde işkembelerin ortak görüşü, Red Bull'un yine sezona iyi başlayacağı. Webber bile "şu ana kadar geçirdiğimiz en iyi kıştı" dediğine göre, içi dolu bir tahmin bu. Ferrari de Red Bull'la aşık atabilecek tek takım gibi duruyor. Üçüncülük kürsüsü testler içinde el değiştirdi biraz. Renault, ciddi bir beklenti yarattı ilk testlerde. Egzost borularını sidepod'ların yanından çıkartıp geçen senenin blown exhaust'larının yasaklanmasının etkisini minimize etmişe benziyorlardı. Ross Brawn da 2009'da kendi takımına şampiyonluk getiren double diffuser'dan bile daha büyük bir etkisi olabileceğini söylemişti.

Tabi o günlerde Renault'da Kubica vardı. Sonunda şampiyonluğa oynayabilecek, dark horse pilotun altında dark horse bir araç olacaktı. Ama o şanssız ralli kazası ile kendi kendini baltalamış oldu. En son haberleri de verelim. Geçen hafta 4. kez ameliyat masasına yatan Leh pilotun gelişimi, bütün doktorları etkilemiş durumda. Elini ve kolunu kullanabiliyor ve bir kaç hafta içinde yürüyebileceği bile konuşuluyor. Umarız en yakın zamanda pistlere, eskisi gibi, geri döner.

Son testlere kadar Schumacher ve Rosberg'den yükselen "bu sene de bizden cacık olmaz" naraları, son teste gelen aerodinamik yenilemeler ve alınan hızlı tur zamanları ile "bakarsınız galibiyetlere oynarız, kim bilir"lere döndü. Sanki şu anda Red Bull ve Ferrari'nin arkasında Mercedes var gibi o yüzden. Bu senenin en kısa aracını üreten Almanlar, bunun avantajını belli pistlerde kullanacaklardır kesinlikle.

Bir yandan da ciddi aşama kaydetmiş Toro Rosso, Williams ve Sauber var. Force India'nın gittikçe gerilediği gridde bu üçlü "best of the rest" pozisyonu için ciddi şekilde çekişebilir. Burada genel kanı en büyük aşamayı Toro Rosso'nun kaydettiği. Ama bu sene aracın hızlı olmasının dışında lastikleri istikrarlı kullanması da fazlasıyla önemli olduğu için kişisel olarak bu 3 takım arasında bir sıralama tahmini yapmayı düşünmüyorum. Bir de Lotus, Renault motoru ve Red Bull arka tarafı ile ciddi atılım yaptı ama yaşadıkları sorunlarla henüz tam olarak dayanıklı olmadıklarını da gösterdiler. Bu sene Lotus'un puan almasını bekliyorum açıkçası. Lotus vs Lotus davası ise bir süredir harlanmadı, iki takım da konsantrasyonu piste verdi. Ama sezon ortasında bu konuyu yine binbir kere duyacağız.

Bu senenin kaybedenleri de var tabi. Mclaren ismini yukarıda anmadık. Egzost çıkışlarını bir türlü soğutamadıklarından araçla yeterli kilometre yapamadılar testlerde. Zaten bir hafta geç tanıttıkları yeni araçları, bu yüzden yeteri kadar Pirelli'lerle haşır neşir de olamadı. Mclaren, belki hızlı olma potansiyeli olan bir araç üretmiş olabilir ama şu anda o potansiyeli ortaya çıkaracak bir dayanıklıkları yok ve test eksikliğinden dolayı aracın baz setup'ı konusunda da diğer takımların arkasındalar. Her ne kadar Martin Whitmarsh, Avustralya'da sürpriz yapabiliriz dese de kafalarda heyecandan çok soru işaretleri var.

Force India, geçen sene Williams'a son yarışta bir puan ile geçilerek Markalar Şampiyonasında altıncılığı kaptırmıştı ama onları uzun dönemde aşağı sürükleyen sebepler önemli personellerini Lotus ve Sauber'e kaptırmaları ile Vijay Mallya'nın F1'e uymayan ciddiyetsiz yönetimi. 2011 için kontratı olmasına rağmen kışkışlamak istedikleri Liuzzi'yi napacaklarını bilmedikleri için bir türlü pilotlarını bile açıklayamamıştı takım. Bu kafa ile Force India'nın bir yere gideceğini düşünmüyorum, şu anda midfield'ın en arkasında gibi duruyorlar açıkçası. Bir de bu sene de sezon öncesi testlerde sıfır kilometre kateden HRT var. 2011'de de gridde olmaları başlı başına bir sürpriz zaten. Bu uzatmaların devam etmesi, parasız takıma herşeyi kiralayan Colin Kolles'e patlayacak gibi duruyor açıkçası. Bir de Marussia Virgin var. Kendi pilotları bile aracı yeteri kadar geliştiremediklerinden bahsediyorsa ortada bir sorun vardır. HRT ve Virgin, %107 kuralının geri dönüşü ile bu sene bazı yarışlarda cumartesiden tası tarağı toplayıp dönebilir geliyor bana.

Bu sene gözümün üstünde olacağı üç çaylak da pistlere çıkıyor: Pastor Maldonado, Paul di Resta ve Sergio Perez. Jerome d'Ambrosio da var ama onun Virgin ile neler yapabileceği meçhul olduğu için Genii pilot akademisi mensubu genci, ileriki yıllarda başka takımlarda daha iyi tartabiliriz gibi geliyor. Sergio Perez, testlerde elde ettiği iyi sonuçlarla dikkat çekti ve Formula 1 camiasına hızlı adapte olmuş gibi. Maldonado ise Williams'ın arızalarından bolcana etkilendi.

Hindistan'ın da eklendiği takvimde, son notu da sezonun Melbourne'de başlayacak olmasından ne kadar mutlu olduğumu belirtmeye ayırayım. Bahreyn'in ilk, Abu Dhabi'nin son yarış olmak için attıkları taklalardan geleneksel bir F1 seyircisi olarak mutsuzdum, neyse ki 2011 Melbourne'de başlayıp Interlagos'ta bitecek; olması gerektiği gibi!

Haftaiçinde yarışma postlarına tekrar başlayacağız. Bloglara erişimin kısıtlanmasından dolayı bana email atarak da tahminde bulunabileceksiniz, ben de onları post'ların alt kısmına yorum olarak koyarım toptan.

O zaman artık gözler Avustralya'da. Heyecanla 2011 sezonunun başlamasını bekliyoruz!

21 Şubat 2011

Bahreyn GP'nin Iptali

Arap dünyasındaki isyan hareketi, bu durumlarla en alakasız görünen partilerden Formula 1 dünyasını da kalbinden vuruverdi. Bahreyn'deki politik isyan yüzünden Bahreyn Prensi, ülkenin içinde bulunduğu duruma odaklanmak adına bu seneki GP'den vazgeçtiklerini açıkladılar.

Bir süredir gelen haberler zaten içaçıcı değildi. Ilk önce ülkede yapılması gereken GP2 Asya serisi yarışı iptal edilmişti, ama daha sonra Bernie Ecclestone, ülkede durumun düzelmekte olduğunu ve kararı henüz vermeyeceklerini açıklamıştı. Dün gelen haberlerde de Bernie, GP hakkındaki kararı Prens'e bıraktığını söylemişti. Özellikle Ingiliz medyası tarafından bu hareket ciddi şekilde eleştirildi. Ama aslına bakınca durumun ne olacağı belliydi, bunu dünyaya Bernie kendisi açıklayıp Prens'i küçük duruma düşüreceğine söz hakkını Prens'e vermişti. Bugün de Prens kendinden beklenen açıklamayı yaptı. Şu anki durumda sezonun ilk yarışı 27 Mart'ta Avustralya'da olacak.

Kişisel olarak beni bir kaç açıdan mutlu eden bir haber oldu bu. En başta aslında genelde kendi içine kapanık ve para aşığı F1 dünyasının, dünyada olan diğer şeylere reaksiyon gösterdiğini, pilot ve takımlardan gelen bozuk seslerle bir şekilde muhalif yanda olduğunu göstermesi (en azından iktidar safında olmaması) önemli bir değişiklikti benim gözümde. Ayrıca Bahreyn GP'nin, F1 tarihinin altın yılı olabilecek 2010'daki en sıkıcı yarış olduğunu da unutmadık. Gönüllerin sezon açılışı olan Melbourne'e dönüyor olmak da ayrı bir güzel. Albert Park'ın ilk virajının yarattığı heyecanı iliklerimde şimdiden hissediyorum. Bahreyn'in ise yılın ilerleyen bir zamanına mı ertelendiği yoksa bu senelik tamamen iptal mi edildiği açıklanmadı. Kuvvetle muhtemel bu seneyi pas geçecekler.

Atlamadan ekleyelim, haftaya yapılması planlanan sezon öncesi son testler de Bahreyn'de olacaktı ve haliyle onlar da iptal edildi. Takımlar, bugün bitirdikleri Barcelona testlerine haftaya devam edecekler. Bu işe tek bozulan, daha sıcak havalarda test yapmak isteyen Pirelli oldu heralde.

Bugünlerde haliyle F1 medyası, bu gelişmeyi diline pelesenk edecek, Bahreyn aşağı Bahreyn yukarı diyecektir. Haber sitesi olmadığımız için muhtemelen bunları pek buraya da taşımayız (bknz yan taraftaki blogroll). Ama uzun vadede bakmak gerek bu gelişmeye bir yandan.

Formula 1 yarışları, artık hükümetler doğrudan finansal destek vermeden o ülkeye gitmiyor. Ciddi bir yarış düzenleme ücreti var ve yarışların yapıldığı çoğu yer, kafasında soru işaretleri ile hareket ediyor. En klasik örneği, yıllardır para kazanamayan ve son yıllarda bir kaç kez takvimden çıkıp geri gelen, takvimin en kemik yarışlarından Spa Francorchamps. Veya artık yapılmayan Fransa GP'si. Yarışların bir süredir paralı yerlere gittiği de yadsınamaz gerçek. Son 10 yılın yeni yarışlarına bakacak olursanız genel olarak hep Ortadoğu (ki bizi de öyle algılıyorlar, doğru veya yanlış) ve Uzak Doğu'dan çıkıyor yeni pistler.

Arap meydanlarının parasızlıktan, işsizlikten, aşsızlıktan kırıldığını ve temel yaşam hakları için savaştığını düşünürsek, yıllık maliyeti 30 milyon euro civarından başlayan yarışlar için bir soru işareti oluşabilir kafalarda. Açıkçası Bahreyn'in ileriki yıllar için takvimden çıkacağını inanmıyorum. Yine de unutmamak lazım ki yeni gelecek yönetimin öncelikleri arasında F1 yer almazsa, yeni yarışlara nereden yer açacağını şaşıran Bernie pek fazla üzülmez bence.

Burada Türkiye GP'nin eli güçleniyor tabi ki. Rus GP'sinin Olimpiyatlar dolayısıyla bir sene ertelenebileceği, Avustralya'da yerel otoritelerin F1 istemez tavırları, Spa'nın para yapmaması, Valencia'nın kötü bir pist olması ve sadece Alonso faktörü ile ayakta durması, bu pistleri hep takvimdışına atmak için sebep. Bizim de tabi ki bu sırada kıçımızın üstüne oturmak yerine yarışa gitmemiz, lokal heyecan yaratmamız lazım. Ülkemizdeki yarışın dolu olması ve para kazanması başta Bernie, bütün F1 camiasının istediği bir şey gerçekten. Çünkü Türkiye büyük bir market, Hermann Tilke'nin en iyi pisti, lojistik olarak da acısız ama Avrupa'da değil.

Tabi hep kendimizi düşünmenin bir anlamı yok, büyük resme de bakmak lazım. Açıkçası Bahreyn'in kısa vadede dengesiz olması veya uzun vadede takvimden çıkmasını en isteyen ülke Katar. Dünya Kupası düzenleme hakkını alan ve sporda çok ciddi yatırımlar yapan ülkenin, motorsporlarına ilgisi de uzun bir süredir biliniyor. Para bakımından sıkıntıları yok, üstelik bunu spora yatırmaktan da çekinmiyorlar. O yüzden gerçekten güzel bir pist yapabileceklerinden şüphe etmiyor kimse. Ayrıca her ne kadar pist üstünde bir kaç yıldır harikalar yaratamasa da lobi gücü devam eden Williams, Katar'a çok ciddi yatırım yapıyor. Uzun vadede finansal güç kazanmanın dışında, Katar'da bir Williams Technology Centre (alttaki resim) kurmuş durumda Frank Williams ve ekibi (daha doğrusu bu tip hamlelerin arkasında Adam Parr var). Porsche ile ortaklaşa yürütülen flywheel enerji sistemlerinin Ar-Ge'si de burada yapılıyor. Bunda Porsche'un %49.9'una Katar Emirliğinin sahip olmasının payı da var.

Ama bu kadarla da bitmiyor. Katar Emirliği aynı zamanda Volkswagen'ın da %17'sine sahip. Bu nokta çok kritik. Çünkü Bahreyn yerine takvime çekilecek bir Katar GP, yanında Formula 1'in ne kadar zamandır saflarına katmak istediği Volkswagen'ı da yanında getirebilir. 2013'teki motor değişikliği ile bu girişime sıcak bakacağını açıklayan VW, eminim yakın ilişkiler içinde olduğu Katar'ı da kollamak isteyecektir. Ve tabi ki dirsek temasında olduğu Williams'ı da. Almanlar, niyetlerini kesinleştirdikten sonra bile sorulacak çok soru var. En başta hangi marka ile girecekler? Porsche, Audi ve VW üzerinde duruluyor doğal olarak. Ama Grup, aynı zamanda devam ettirdiği Le Mans programlarını da düşünmek zorunda bu kararı vermeden önce. Bu arada Bugatti ve Lamborghini'nin de VW Grup çatısı altında olduğunu ve F1 tarihçeleri bulunduğunu hatırlatalım, şu anlık düşünülmeseler bile. Bundan sonraki soru fabrika takımı olmak mı yoksa motor üreticisi olmak mı? Takım olunacaksa yeni takım mı kurulacak yoksa bir takım satın mı alınacak? Yani uzun ve meşakatli bir yol ama herkesi yakından ilgilendiriyor.

Konu biraz dağıldı biliyorum, Bahreyn sokaklarındaki isyanı Volkswagen Grubunun Formula 1 planlarına bile getirdik Katar üstünden. Daha da dağılmadan burada duralım. Düşününce Avustralya'nın ilk yarış olması yine de çok heyecan verici!!! 27 Mart!!

10 Şubat 2011

Party Like Ken

Sonunda Dünya Ralli Şampiyonası 2011 sezonu bugün Isveç Rallisi ile başlıyor. Ufak notlarla genel bir bakış atmış, beklentilerimizi yazmıştık daha önce. Bu seferki niyet farklı.

Son bir kaç yıldır Loeb dominasyonu ve gittikçe azalan fabrika takımları ile birlikte WRC, Formula 1'in popülaritesinin çok gerisinde kalmıştı. Daha önceki yıllarda görmeye alıştığımız Youtube bazlı, gaz müzikli ralli videolarının sayısında da gittikçe azalma vardı.

Her ne kadar satılan malın kalitesi satışı etkilese de, onu nasıl pazarladığınızın da en azından malın kendisi kadar önemli olduğunu unutmamak lazım. Mesela Ken Block... Amerikalı, yaptığı Gymkhana videoları ile dünya çapında ciddi bir fan kitlesi yarattı kendine. Ama Block'un kariyerini cidden takip eden, şu yarışlara katılıyor şu sonuçları alıyor diyebilen kaç kişi var? Ama adam ünlü, seviliyor. Geçen sene, normal bir kariyer için oldukça geç yaşta ilk defa WRC'de yarışmış olsa da her yarış raporunda onun hakkında bir iki satır olurdu; kendisi kadar az puan alan pilotlar bunun genelde hayalini bile kuramaz. Peki niye? Çünkü adam, kendisini, yarışını bir markaya dönüştürüyor ve bunu pazarlayabiliyor.

2 gün önce inbox'ıma bu video geldi. Kızlar, araba, yeni sezon reklamı... Ken Block sadece bir kaç saniye gözüküyor. Ama başka hangi takım, hangi pilot ve WRC serisinin kendisi böyle bir promosyonel video yapıyor? Yapılsa güzel olmaz mı? MINI'nin de gelişiyle oluşan pozitif hava, daha çok seyirci ve takibe dönüştürülemez mi? Eğer takvimin tamamına bile katılmayan bir adam böyle bir video ile gelebiliyorsa, eminim çok daha büyük bütçeli fabrika takımları çok daha iyileri ile gelebilirler.

Bu arada Ken, söylemeden edemicem. Video güzel, fikir güzel, takdire şayan. Ama senin gibi karizma adam, kız mı bulamıyor? Bu ne abicim, bundan kötüsü Şam'da kayısı. Uf!

07 Şubat 2011

Kubica'nın Kazası #2

Robert Kubica'nın yaptığı kazayı bir de hemen arkasından gelen ekibin on-board kamerasından izleyelim. Videonun sonlarında yer alıyor kaza yeri. Ama o zamana kadar ıslak zemin, dar yollar ortada. Bariyerlere dik girip aracın nasıl döndüğü de gözüküyor. 1 saat boyunca araçta yarı baygın mahsur kalan Kubica da video çekildiği sırada araçta.

Kubica'nın Kazası

Kubica'nın kazasından sonra ilk görüntüler
Yükleyen EurosportTurkiye. - Diğer spor videolarına göz at.

2011 sezonu için yeni Renault'su ile arkadan gelip işleri karıştıracak, belki de aracının potansiyeline kendi potansiyelini ekleyip şampiyonluk yarışına girecek diye beklediğimiz Robert Kubica, maalesef sezon başlamadan bariyerlere girmiş oldu. Yukarıdaki videoda aracın halini görebilirsiniz. Hızlı bir virajda yoldan çıkıp ilk önce yandaki kilisenin duvarına oradan sekerek öbür yandaki bariyerlere giren araç, ciddi hasar alıyor. Bu sırada da Kubica'nın sağ eli, ciddi şekilde yaralanıyor.

Dün akşam Italya'da yapılan 7 saatlik özel el ameliyatından sonra doktorlar, elin ısısını kazandığını ve bunun cesaret verici bir gelişme olduğunu ama 5-7 gün süresince yeniden dikilen ele giden damarların reaksiyon verebileceğini, bu yüzden de durumunun kritikliğini koruduğunu belirttiler. Dün akşam da iyileşme sürecine yardım etmesi için suni komaya sokulduğu haberi verildi. Şu an için iyi senaryo 1 sene sonra pistlere dönebileceği, kötü senaryo ise sağ elinin fonksiyonlarını kaybedebileceği.

Hastaneye, ziyarete ilk gidenin yakın arkadaşı Alonso olduğunu, takım patronu ve takım arkadaşının bugün Italya'ya gideceğini de not düşelim. Ve her ne kadar kişisel olarak Kubica'ya üzüldüğüne emin olsam da bu olayın, Bruno Senna için bulunmaz talih kuşu olduğunu da ekleyelim.

7 Aralık 1984 doğumlu, hala aslında çok genç olan ve henüz şampiyonluk kazanabileceği bir araca binmemiş bu sempatik ve inatçı Leh'in, hakettiği şansa kavuşmadan sağ elinin fonksiyonlarını yitirmesi gerçekten çok üzücü olur. Umalım ki bu yaşanmaz ve her ne kadar 1 sene pistlerden uzak kalacak bile olsa 2012 için şimdiden beklemeye koyulalım. Bütün F1 dünyası gibi, bizim de umutlarımız onunla.

02 Şubat 2011

Stratos - Hayali Bir Geleceği Gerçekleştirmek

Geçen gün içki yasağını protesto etmek için efsanevi Martini Racing Lancia'larından dem vurmuştuk, kısmette Lancia ile devam etmek varmış. 1983'te doğmuş ve çocukluktan beri (teknikleri ile olmasa da) arabaların kendisine meraklı biri olarak, bilinçaltımda hep ikonik bazı arabalar olmuştur. Mesela Renault 5. Muhtemelen benim gibi küçük olmasından ziyade idi sevgim. Gidip gidip Renault 5'lere sarılırmışım sokakta...

Ve tabi ki motor sporları. Rothmans Williams, JPS Lotus, Alesi döneminin Ferrari'si, Marlboro Mclaren'lerin kırmızı beyazı, Martini Racing Lancia Delta, Castrol Toyota ve Alitalia Lancia Stratos (ilk resim). Bu ikonik arabaları unutmak, hafızamdan silmek imkansız. Her yarış aracı sponsorun rengine göre şekil değiştirir ama bunlar, belki de en iyi örnekler. Bilmediklerinizi google'a sorarsanız o da aynı şeyi söyler eminim.

Yukarıdaki markalar, öyle veya böyle, yarışmaya devam ediyorlar. Biri hariç: Lancia. 10 Markalar Şampiyonluğu ile ralli dünyasının istatiksel olarak hala en başarılı markası olan Lancia, 1993'ten beri etaplarda boy göstermiyor. Hatta Italya dışında ciddi bir satışları bile olduğunu düşünmüyorum. Asıl patron Fiat, Lancia'yı Chrysler ile beraber Amerikan pazarına sokmaya çalışsa da işleri zor.

Lancia Delta, geçtiğimiz yıllarda yenilenerek tekrar yollarda boy göstermeye başladı ama eskisinin güzelliğinin çok uzağındaydı. Ama Stratos için hiç böyle bir niyet yoktu açıkçası. Ya da ben bilmiyordum. Ta ki bugün Top Gear'daki habere kadar...

Michael Stoschek. Tanır mısınız? Ben tanımıyordum. Chris Hralabek? I-ıh. Hikaye kısaca şöyle. Hrabalek, Stratos manyağı bir insan. Hatta şu anda 9 farklı Stratos'u var kişisel koleksiyonunda. Neyse, zamanında kendi şirketinin hisselerinin bir kısmını satarak boşa çıkan Stratos'un isim haklarını alıyor. Sonra da kapı kapı yeni Stratos'u yaptırmak için dolaşıyor. Pagani, Koenigsegg, Prodrive... Ama ciddi bir finansal destek bulamayınca bu sefer yakın arkadaşı iş adamı Michael Stoschek'e yıllarca yalvarıyor. Ve Stoschek, parayı çıkınca Pininfarina ile anlaşıyorlar. Amaç şu: 1 (yazıyla bir) adet, one off, yeni Stratos yaratmak. Geleceği olmayan, eski bir geçmişte Zeus gibi heybetli duran Stratos'u gökten yere, 2011'e indiriyorlar. Sonuç ise inanılmaz.

Çekiçbalığı burunlu, mağrur farlı, çok kısa wheelbase'li, alamet-i farikası olan yanlara doğru uzayan ön camlı, eskisi gibi Ferrari motorlu, ama herşeyden önemlisi yepyeni bir Stratos.

Yakında sınırlı sayıda (baya sınırlı sayıda, 25 adet) üretimi tasarlanan yeni Stratos, olmayan geleceğini iki adamın hayallerine ve aşkına dayandırıp yeniden canlanmış durumda. Beni ortaokul yıllarındaki geek heyecanlara götürdü. Sizi?

01 Şubat 2011

Arka Kanat Mevzuu #2

Arka kanat mevzuu hakkında konuşmuşken bu videoyu koymak olmaz. Sauber, senenin ilk test gününde arka kanat hareketini kabak gibi ortaya koyan güzel bir video yayınladı. Batının en hızlı silah çeken kovboyu geyiği vardı eskiden, kanadın oynama hızı bana onu hatırlattı.
Related Posts with Thumbnails