23 Haziran 2010

Citroen Ikinci Pilotluğu

Daha önce başlayıp yarıda bırakmışım yazısını bu haberin. Oysa ki Dünya Ralli Şampiyonası'nda kısa vadede takımlar mücadelesinde, uzun vadede pilotlar mücadelesinde büyük etkisini görebiliriz bu satırların.

Bir süredir bahsediyoruz Citroen takımı pilotlarından. Sordo'nun bu seneki kötü performansı ve Ogier'in roket gibi sürüşleri ile takım patronu Quesnel'in kafası karışıktı. Loeb'ün kendi standartlarındaki performansı ve Ford pilotlarının bir türlü ritmi bulamamasına rağmen Citroen, Sordo'nun etrafta olmayışından dolayı bir türlü Markalar Şampiyonası'nda arayı açamıyordu. Yavaş yavaş muhabbetler de Citroen'in seneye fabrika takımında 3 pilot (Loeb, Sordo, Ogier) yarıştırmak için müracaat edeceğine odaklanmıştı.

Belli ki Quesnel, bu seneyi de efektif kullanmak istiyor. Bunun için de Citroen Junior takımının parlayan yıldızı Ogier'i, bu senenin geri kalan toprak rallilerinde Loeb'ün yanına fabrika takımına alıp Sordo'yu Junior Team'e yollamaya karar vermişler. Böylece hem Citroen, daha fazla puan toplamış olur hem de Ogier, fabrika takımı baskısını ucundan tatmış olur. Sordo da üstündeki baskı kalkınca muhtemelen kendine gelir böylece. Yine de asfalt etaplarda fabrika takımının ikinci pilotu olmayı sürdürecek Ispanyol pilot.

Kariyeri boyunca Sordo, hiç bir zaman Ogier'in şu anda çizdiği gibi şahane bir periyod yaşamadı. Ogier'in şu anda yaptıkları, daha çok Loeb'e benziyor ve Fransız takımı, iki Fransız yıldız pilotla yarışmayı tabi ki tercih eder. O yüzden seneye 2 pilotla devam edilecek olursa Loeb'ün yanına kimin oturacağı şimdiden savaş sebebi.

18 Haziran 2010

Blog Garaj

Bu blogu açtığım 14 Aralık'tan beri (ki doğumgünüm de olur kendisi) motorsporları blogu sayısında ciddi bir artış görüyorum. Hem yeni bloglar açılıyor (yanlış anlaşılmasın bir trend yarattım demiyorum, bir trende tutundum diyelim) hem de eski ve güzel blogları öğrenme/tanışma fırsatı elde ediyorum.

Mesela Geçiş Lastiği ve Mali'nin Blogu ile yakın zamanlarda kurulduk. Hava Koridoru vardı ama o bir süredir yazmıyor. Daha sonra 2010 Blog Ödülleri sayesinde Akay ve blogu Pit Cafe ile tanıştım. Daha sonrasında, bence en iyi Türk F1 blogu olan efBir ve Ali Ünal ile de tanıştık Bridgestone davetinde.

Sonra bir gün Akay'ın emaili ile uyandım. Blog Garaj kurulmuştur hayırlı uğurlu olsun diyordu. Kim ne konuştu, nereden ne oldu bilemesem de şaşırtıcı/sevindirici oldu benim için. Blog Garaj, biz motorsporları bloglarını bünyesinde birleştiren, birbirlerine linkleyen ve tanınırlığı/okununurluğu arttırıcı süper bir site hakkaten.

Sizi buradan oraya yollamak istiyorum an itibariyle, gezin, bakın, yorumlarınızı yollayın. Bizler de daha iyi içerik oluşturmak ve bunu sizlerle daha iyi paylaşmak için elimizden geleni yapalım.

17 Haziran 2010

Yarışma: Kanada Sonrası

Bu sefer yarışmayı biraz ertelemiş bulunduk ama inanın işlerim inanılmaz meşgul ediyor beni. Bir yandan da temmuzda evlenecek olmanın verdiği meşguliyet ile çok fazla kendime (ve bloga) vakit ayıramaz oldum.

Yine de yarışmamızı unutmadım. Previously on Yarışma: Obiyah ile Mali, Vettel'e fazla güvenmişler, kuponu direkt genç Alman'a basmışlardı. Ben ise Mclaren'in F-Duct'ına güvenmiştim. Neyse ki motor kapağındaki o boru, beni utandırmadı ve Mclaren'e bir duble getirdi. Şimdi yarışmadaki duruma bakalım bir de.

Mali Selışık: 1+17= 18
Sinan Kolat: 4+13= 17
Sukullacı: 0+8= 8
Obiyah: 2+6= 8

Yarışmamızda işler kızışıyor, ben Mali'yle arayı 1 puana düşürmüşken, üçüncülük mücadelesinde Obiyah da bu hafta tahmin yapmayan Sukullacı'nı yakalamış oldu. Sırada Valencia var, bakalım o neler getirecek?

PS: Fotoğraftaki Salut Gilles de hem çok güzel hem de çok duygusal.

Save the Date: 2 Kasım 2010


Dün sabah aldığım haber ile heyecan yine sardı benliğimi. Gran Turismo 5, sonunda, 2 Kasım 2010 tarihinde satışa çıkacak. Kesin olarak!

Sony E3 Konferansında açıklanan tarih bu, yepyeni trailerı da yukarıda izleyebilirsiniz. 950'den fazla araç, yepyeni pistler ile eski klasikler, yeni seriler var bu sefer oyunda. Araçlardan en enteresanlarından bir kısmı Mclaren SLS Gullwing (F1 güvenlik aracı aynı zamanda biliyorsunuz), Mclaren F1 (ve muhtemelen Prologue'daki Ferrari F1 de vardır), WRC araçları ve onlarla gece etaplarında yarışabiliyor olmak, Londra'nın yanında şehiriçi Roma pisti (acaba Roma Belediyesinin bastırdığı Roma GP için bir çalışma olabilir mi?), NASCAR (sol, sol, sol, sol), Top Gear'ın kendi pistinde yarışmak (hem de Stig olarak)... Saymakla bitmez.

Bir yandan trailer'da heyecan veren şeyler arasında Nürburgring'in geri dönüşü, Sebastian Vettel ve Adrian Newey'in oyunla birebir ilgilenmeleri de var.

2 Kasım'ı nasıl bekleyeceğim bilmiyorum.

14 Haziran 2010

Phil Has Left the Building

Türkiye Rallisi haftasonu, Petter Solberg ile kısa bir sohbet etme şansı bulduğumda, Phil Mills ile ilgili sorular sormuş, geçmişlerini birinci ağızdan öğrenme şansım olmuştu. Petter, WRC'ye ilk başladığı sıralarda daha tecrübeli olan Phil Mills ile çalışmaya başlamış ve sonra aynen devam etmişlerdi. Dile kolay 11 yıl, 152 ralli ve kazanılmış bir Dünya Şampiyonluğu.

Geçen hafta itibariyle Phil Mills, hem Petter Solberg World Rally Team'den hem Petter'in copilotluğundan hem de tümden spordan emekli olmaya karar verdi. Bundan sonraki yarış olan Bulgaristan Rallisi'nden itibaren Solberg'in yanında başka biri oturacak. Takım, henüz yeni copilot seçimini yapmış değil.

Enteresan gelen bir kaç noktayı da not etmek lazım. Uzun süren, birbirine bağlı ve sempatiklikleri ile birbirine uyan bir çiftin, resmi site ve/veya başka bir yerde sebep vermeden pat diye birlikteliklerini bitirmesi enteresan olmuş. Mills'in, hayatın başka yanlarına konsantre olmasının arkasındaki gerçek sebepler nedir merak ettim doğrusu. Sonuçta ikili, Subaru'nun son senelerinde ve Japonlar spordan ayrıldıktan sonra ciddi türbülanslı bir kaç yıl geçirmişler, bu arada hiç başa oynayamamışlardı. Şimdi ise Petter'in kendi takımını kurması ve Citroen C4'lerle gerçekten iyi iş çıkarmaya başlamaları ile gün ışığı bariz bir şekilde görülmüştü. Kötü günlerde Petter ve ekibi ile beraber olan Mills'in bu zamanlaması büyük bir soru işareti olarak bende kalıyor. Eğer daha çok bilgi edinirsem buraya ekler sizlerle paylaşırım. Başka bir şey bilen varsa da lütfen benim merakımı gidersin.

Ite Ite Lewis

Her hikayenin iki tarafı vardır aslında ve Montreal'in hikayesi cumartesi başlıyor. Red Bull'un bu sene 7de 7 pol pozisyonu almasından sonra ilk defa Lewis Hamilton, cumartesi ilk cebi kazandı ve buradaki Boğa dominasyonunu kırdı. Şu ana kadar sürüş yüksekliği sistemi kullanmakla suçladığı rakibini, her yarışta gelişe gelişe artık sıralama turlarında geçebiliyorlar. Ferrari'nin önlerinde başladığı sezonda ilk önce onları geçtiler, sonra da Red Bull ile hem yarışta hem de sıralama turlarında aşık atabiliyorlar. Bu hızla gelişirlerse Mclaren'in önü açık diyebiliriz.

Bir de hikayenin öbür tarafına bakalım. Aerodinami harikası Red Bull'ların, hızlı virajsız bu pistte, F-Duct avantajını kullanan Mclaren'lerin gerisinde olacağı tahmin ediliyordu. Yine de griler, yüzde 110'luk bir performans, gereğinden az benzin ve yumuşak hamur ile anca geçebildi Lacivert'leri. Yani aslında Red Bull'un performansı yine de hiç fena değil. Hikayenin iki tarafı, nasıl değişik sonuçlar çıkarabiliyor.

Yumuşacık Piyango
Montreal'in kabusu frenlerin, tahtını lastiklere kaptırdığı haftasonunda stratejiler, biraz kör sürüş gibiydi, mesela Metin Şentürk'ün Ferrari kullanması gibi diyebiliriz. Yumuşak hamur ile sert hamur, birbiriyle tamamen uyumsuz iki farklı dayanma süreleri taşıdığı için kimse tam olarak ne yapacağını bilmiyordu. Burada Mclaren'lerin ve Alonso'nun podyuma çıkışına bakıp yumuşak lastik doğru tercihti demek, işi çok basite indirgemek oluyor aslında. Yumuşak lastik kullananlar, ilk hamleyi yapmak zorunda kaldılar. Bir süre sonra sert lastik kullananlar hamle yapmak zorunda kaldı. Sonrasında ise herkes kendine göre bir strateji belirledi.Mesela Webber'in gereksiz inadı ile geriye düşüşünü izledik. Oysa ki yumuşak lastikleri biraz daha erken takmış olsa, Vettel'i belki de yakalayabilirdi.

Demem o ki, lastikler, sıra ile herkese hamle yaptırmak zorunda kaldı Montreal'de. Yarış eğer 15 tur kısa veya 15 tur uzun olsa, yumuşak lastikle başlayanlar pite girmek zorunda kalacak ve o zaman da "sert hamurla başlamak doğru seçimmiş" diyecektik. Eminim bu hesaplar, cuma akşamı uzun uzun görüşülmüş ve cumartesi sıralamaya öyle çıkılmıştır. Ama kuvvetle muhtemel, çoğu takım stratejisini en az bir güvenlik aracı periyoduna göre ayarlamıştır. Yumuşak hamur kullananlar, yarış başında bir güvenlik aracı ile lastiklerinden kurtulmayı ve hamle üstünlüğünü ele geçirmeyi, sert hamurla başlayanlar yarışın sonlarına doğru bir güvenlik aracını ve lastiklerini finişe kadar biraz daha sağlam götürebilmeyi hayal etmiştir (Briatore olsaydı hayal etmekten ileri götürebilirdi bu işi tabi). Sonuçta yarışın gelişimi, yumuşak lastikle başlayanların işine yaradı ve podyumu onlar kaptı.

2 Tek 6 Duble
8 yarışın geriye kaldığı sezonda, bu yarışların altısında kazananların duble yaptığını görüyoruz. Bunun sebebi ne olabilir? Şu anda en hızlı iki takımın Mclaren ve Red Bull olduğunu düşünürsek, iki kampın araçlarının birbirinden çok çok farklı karakteristikleri olduğunu ve bir gün bir piste birinin, bir başka gün diğerinin uyum sağladığını ve uyum sağlayanın tabiri caizse "tuttuğunu kopardığını" görüyoruz. Kanada'daki Mclaren dublesi, bunun tam bir örneği. Veya Webber'in Monaco-Katalunya galibiyetleri. Tabi ki istisnalar yok değil. Ferrari'nin Bahreyn dublesi, Vettel'in aracındaki arızayla, Mclaren'in memleketimizdeki dublesi Vettel-Webber kazasıyla direkt bağlantılı. Yine de iki takım da, şans onların eline geçtiğinde bunu değerlendirecek kadar hızlıydı. Sırada Valencia var ve tenis dilinde "advantage Mclaren" diyebiliriz.

Kubica, Buemi, Kovalainen
Sevilmeyen underdog görmedim ben daha. Hem bu sebepten hem de aldığı çok iyi sonuçlardan dolayı, şu ana kadar yılın pilotu Kubica benim gözümde. Renault, kendini yavaş yavaş geliştirip Mercedes'e dayansa da Kubica, aracın performansının çok ötesinde. Rosberg ile arasında sadece 1 puan var, Massa'nın ise 6 puan önünde. En büyük şanssızlığı Massa'nın Ferrari kontratının uzatılması, yoksa seneye ciddi bir şampiyonluk adayı daha çıkardı karşımıza.

Buemi, dün Toro Rosso'su ile 8. olarak aslında büyük bir başarı da elde etti. Aracın performansı büyük bir soru işareti ama dün Buemi'nin, diğer yarışlarda da Alguersuari'nin cesur sürüşleri ile takım bir yerlere gelmeye çalışıyor ama kendi kendine araç geliştirmek onları çok zorlayacak gibi.

Kovalainen ise bence kariyerinin en iyi senesini yaşıyor. Renault ve Mclaren'deki silik performanslarının ardından, Lotus'ta bir takımı ileri götürmek ve elindeki paketi sonuna kadar zorlamak, onu bir sürücü olarak da geliştiriyor. Startta, kazalardan da yardım alarak 6.lığa kadar çıkması, bu sezonki performansında yalancı bir Kutup Yıldızı belki ama bir çok güzel sürüşünün farkedilmeden kaybolduğunu düşünürsek yerinde olmadı da değil.

Yavaştan yazının sonuna gelirken, yarış sırasında aklıma gelen bir şeyi söyleyeyim. Şampiyonlar Duvarı'na dalan Kobayashi, acaba ileride bir şampiyon olur mu? Bir de sıralama turları sonrası basın toplantısına giderken arkasında kocaman "Make Roads Safe" yazan araçtan beline kadar sarkan Hamilton, güzel bir tezat olmadı mı? Neyse, 2 hafta sonra Valencia'da olacak takımlar. Sıcak ve sıkıcı bir yarış bizi bekliyor gibi, favoriler yine Mclaren.

09 Haziran 2010

Yarışma: Kanada GP

Vettel ile Webber, artık rüyalarında birbirlerini kovalamıyor, Lewis ile Jenson benzin hesabı yapmıyorlardır çünkü Türkiye GP'sinin ardından neredeyse iki hafta geçti ve Formula 1 camiası, Kuzey Amerika'daki tek yarış için Montreal'e geldi. Bu demek ki bizim de yarışma zamanımız geldi.

Ben Mclaren ağırlıklı oynayacağım, buradaki uzun düzlükler ve keskin fren noktaları Red Bull'dan çok Mclaren'in F-Duct'ının işine yarayacaktır. Ayrıca cumartesi ve pazar da yağmur tahmin ediliyor, yani Ferrari taktiklerde bir çuvallama kesin yaşar.

Pol: Hamilton
Galibiyet: Button
Podyum: Button-Hamilton-Vettel
En hızlı tur: Hamilton

Çıksın pehlivanlar meydane!

04 Haziran 2010

Türkiye GP'den Izlenimler

Tamam çok keyifli bir yarış geçirdik, üstünde konuştuk konuşucaz ama yarış, "bizim mahallede" olunca anlatacak farklı hikayelerimiz de oluyor tabi ki. Eninde sonunda gittik, yerinde yaşadık, televizyondakilerden daha fazlasını gördük.

- Bridgestone, cumartesi günü Paddock Pass verip kendi lounge'unda ağırladı bizi. En başta teşekkür edelim, çok keyifli saatlerdi.

- Paddock Club'ın yemekleri inanılmaz güzel. Bir tek mutfakları var, bütün lounge'lara aynı yerden yemek çıkıyor diye gördüm. Ama herşey sıcacık ve inanılmaz lezzetli. Formula 1 camiası gerçekten keyfine düşkün kısaca.

- Pazar günü Silver 1 tribününden duyduğumuz motor sesleri ile paddock'tan duyulan motor sesleri çok farklı. Paddock tarafındayken, kulakları yırtıyor o sesler.

- Lotus ile Virgin'in arasında, diğer takımlarınkinden daha farklı bir rekabet var. Herşeyde sidik yarıştırıyorlar, ama bu rekabeti de ti'ye alıyorlar bir yandan. En güzeli, cumartesi pit yolundan aşağıya, kızaklara oturttukları araçlarını itme yarışlarıydı. Geriden gelen Virgin kazandı bu enteresan çekişmeyi.

- Pit Babes galerini nasıl yapıyorlar diye baya düşündüm. Aralarında 20 kare seçmek anlamında yani. Ayrıca güzel bir bayan olmak kesinlikle normalde açılmayacak kapılar açtırıyor F1'de de. Mesela sıralama turlarından hemen önce Virgin garajında takılmak isteyince, "sen sen, gel" diyorlar.

- GP3 yarışlarında, hangi ülkenin motorsporları kültürü var, hangisinin yok çok net görüyorsunuz. Mesela Amerikalılar. Sporcularına sponsor oluyorlar, genç pilot yetiştirme programları yaratıyorlar, Amerikalı pilotların arabalarının üstü logo ile dolu. Arkasından Danimarkalı bir pilot geçiyor, üstü bomboş arabasıyla. Türk pilot, takım veya sponsor yok tabi ki.

- Seyirci sayısında ciddi bir artış vardı, hem cumartesi hem pazar. Ama dikkat çeken, bu artışın Türk seyircilerle olmaması. Özellikle Ruslar, Bulgarlar, Yunanlılar ve Ispanyollar, ciddi akın etmişti Istanbul Park'a. Rus'lardaki artışın en büyük sebebi ise Petrov doğal olarak. Driver's Parade sırasında yapılan röportajlar en çok alkışı Schumacher ve Petrov aldı.

- Türkiye'de tifosi kadar Mclaren hayranı da var. Hele de Ferrari'nin varlık gösteremediği ve Mclaren'in coştuğu bir yarışta bu daha açık gözüküyor.

- 40. turda Vettel ile Webber çarpıştıktan sonra, 41. turun hemen başında Webber önümüzden geçerken, arkamdaki Alman turist kalktı ve bağıra bağıra ana avrat sövmeye başladı. Vay anasına dedirtti hakkaten. Ayrıca Ispanyollar, en sempatik seyirci ödülünü, o sıcakta giydikleri matador kıyafetleri ile aldılar.

- Cumartesi Virgin garajını gezerken, bizi gezdiren arkadaşa sordum "sen iyi para kazanıyo musun yoksa F1'i sevdiğin için mi buradasın" diye. "Ben iyi kazanıyorum ama bende, F1'de az bulunan bir özellik var" dedi, "ben takıma sponsor buluyorum". Ben de sponsor bulsam ben de iyi kazanırdım heralde. Arkadaş 1988'de Williams'ta başlamış işe, o gün bugündür bu işi yapıyomuş.

- Pilotlar, gerçekten başka alemde. Pek sempatik değiller, kimse ile alakaları yok. Hatta paddock'ta olmamıza rağmen F1 dünyası, yine de uzak ve mesafeli idi. Bridgestone'un takımlardan sorumlu "abisi" Hamashima ve Paul di Resta, Bridgestone lounge'unu ziyaret ettiler. Bu sırada kendilerine soru sorabileceğiz diye sevinmiştim. Geldiler, basın toplantılarından sesini bildiğim kişi, onlara önceden hazırlanmış soruları sordu ve toptan gittiler. Yani biraz kendileri çaldı, kendileri oynadı.

- En güzel motorhome Mclaren'in, açık ara hem de.

- Ve trafik. Ne bitmez bir çile o öyle. Pistten 1.5 saate ayrılabildik. Yine de bakınca süper bir deneyimdi, ikinci kere gitmeme rağmen. Seneye de kesin gideceğim heralde. Inşallah yeni anlaşma da imzalanır da uzun yıllar F1'i Istanbul'da izleyebiliriz.

02 Haziran 2010

Bruce Mclaren'den 40 Yıl Sonra

Henüz 30'lu yaşlarının başında olmasına rağmen, Quick Kiwi lakaplı Bruce Mclaren çok şeyler başarmıştı. Ilk önce kendi ülkesinde kendisini gösterip Jack Brabham'in protege'si olarak, Avrupa'ya adımını atmıştı. Cooper ile kazandığı 1959 ABD GP'siyle, o zamanın en genç yarış kazanan F1 pilotu olmuştu. Daha sonra kendi takımı Mclaren'i kurmuş, hem F1'de hem de Can-Am serisinde kendi aracıyla yarışmıştı. Büyük pilotların bir adım öne çıktığı Spa'da, Mclaren F1 takımının ilk yarışını kazandığında yıl 1968'di. Can-Am serisinde ise kendi tasarladığı araç, 1969 yılında, takvimdeki bütün yarışları kazanmıştı.

Takvimler 2 Temmuz 1970'i gösterirken Goodwood'da yeni Can-Am aracını denerken yaptığı kaza ile yol kenarındaki kuleye vurmuş, orada da hayatını kaybetmişti. Kendisinin ektiği tohumlar, 40 yıl sonra bugün, Formula 1 pistlerinde kazanarak büyümeye devam ediyor.

Türkiye GP Geniş Özeti


BBC'nin Türkiye GP geniş özetini izleyebilirsiniz. Yalnız 1 saate yakın onu da belirtmekte fayda var. Ne kadar iyi bir yayın olduğu ise su götürmez bir gerçek. Jake Humphrey, Eddie Jordan ve David Coulthard kadro ne de olsa! TRT de kötü değil ama yılların tecrübesi BBC kadar olamaz!
Related Posts with Thumbnails